17 Mart 2009 Salı

izin

merhabalar;

uzun süredir 3 günde bir yazı sloganımızı uygulayamadığımızı fark etmişinizdir. ikinci yılını kutlayan imece ne yazık ki hayatın bizi zorlaması ile biraz geride kaldı bizler için. arada yazmaya çalışsak ise de sistemli halimize geri dönemedik. bu şekilde devam etmektense sizlerle daha canlı daha istekli bir imeceyi paylaşmayı düşündük. sizin de kabul edeceğinizi umarak imece'de tatile çıkıyoruz. umud ederim ki yaz ayının sıcaklarında sizlerle tekrar düşünce imecesi gerçekleştireceğiz. en kısa zamanda görüşmek üzere...

imece adına galip varoğlu

08 Mart 2009 Pazar

İstanbul’a Yasladım Konuyu, Yazı Yazıyorum!



(Girizgâh notu: Burada anlatılanlar tamamen hayal ürünü olup, İstanbul bir kişi ya da eşya olarak görülmemelidir. Ayrıca İstanbul kadim dostum olup, kendisine nazım geçmektedir!)


Ooo İstanbul, sen miydin? Görmeyeli ne çok değişmişsin tanıyamadım. Ne! Ben hiç değişmemiş miyim? Hadi canım, saçlarım uzadı bir kere. Hem sakallarım da öyle. Tabii ya! Asıl sen hiç değişmemişsin bre İstanbul! Dört mevsimin dördünde de asık suratlı, tükenmiş bir sarhoş, yaşlanmış bilge! Söyle bre İstanbul, anlat varsa Allah’ın, nereye kodun Salacak Yolu’nu! Kız Kulesi vardı bir zamanlar hani! Karşısında salep içiyorduk, çay zifleniyorduk midemiz delinene kadar! Şarkı söylüyorduk, kendi söylediklerimizi hiç duymadan! Söyle bre İstanbul, hani akşam saatinde boğazından bakar dururduk! Pahalı bir keyif olurdu. Mütecaviz bakardık, haklısın! Pis pis bakıyorduk, iç geçiriyorduk! Şimdi, diyorduk, şöyle manzaralı bir yerde yiyeceksin balık ekmek! Öyle mi diyorduk? Ne bileyim İstanbul, bozma bizi! Mütecaviz bakıyorduk dedim diye alınma darılma! Ama dışsallık yaymadan nefes mi alınıyor, boşa azarlıyorsun bizi!

Ah İstanbul! Çok zaman olmadı biliyorum. Ama az da olmadı işin doğrusu. Zaman peşimizdeydi hep, biz hep aceleci! Yazılar yazıyorduk üzerinde dua ve küfür seçiliyordu en çok! En çok küfrü ben ediyordum, hem en çok duayı! Şiir gibi mi konuşuyorum İstanbul! Varsın öyle olsun. Yazmaya yazmaya körelttik kalemin ucunu, deme be İstanbul! Hadi be İstanbul! Hadi lan İstanbul!..

Biz, yani altı üstü üç beş kişi; seni Allahımız gibi biliyorduk. Başımıza ne gelse senden, istediğimiz ne olmasa, yine senden! Sana sitemler ediyorduk. Üç ya da beş kişi, hepi topu! Ulan İstanbul gün geldi aramıza girdin! Şubat ayı soğuklarında girdik birbirimize seninle! Telefonda bağırdık tüküre tüküre yalap şalap! Sonra küstük senle yazmadık bir daha bir kelime. Yalan mı İstanbul?

Sonra… Sonra, sen başka İstanbul oldun, ben aynı kaldım. Ama idare ettik işte, ne de olsa hatırın büyük. Hayat derdiydi, kitap derdiydi, yazma derdiydi, okuma derdiydi… Hepsi aldı yürüdü! Şimdi ekmek derdine düşüverdik! Birden bire ve diz üstü! Ne diyordu Orhan Veli “istanbul’dan ayva da gelir nar da gelir, döndüm baktım bir edalı yar gelir, gelir desen dar gelir, anam anam dayanamam, bu iş bana zor gelir!” Öyle miydi İstanbul?

En büyük kazığı nerede attın biliyor musun İstanbul? Bedenimize hastalık soktuğunda! Ne gerek vardı ulan, yeri miydi ve sırası mıydı? İşte o zaman gücendik, kollarımızı kavuşturduk ve kaldık öyle! Şiir gibi laf sokuyorum, öyle mi İstanbul? Dedik ya en baştan! Bugün böyle. Kibarlık bekleme. Hele edebiyattan bir tebessüm, ya da bir çiçek! Katiyen olmaz, içimi dökeceğim ki, kalemimi sivrilteyim. Kalemin ucunu körelttik İstanbul!


Evet İstanbul, seni severim bilirsin. Ben sevdiğime vururum böyle, alınmazsın bilirim. Ben sevdiğime senin adını takıyorum. Öyle bir sevda ki adı İstanbul! diyorum çoğu kere.

Velhasıl kelâm derler büyüklerimiz, İstanbul’la paylaşacak çok çok ânımız var. İstanbul en yalnızların bile kocaman sahibidir diye anlatıyorum derdimi. Bizim de babamızdır, ağabeyimizdir. O yüzden el almak lazım geliyor arada sırada, sebeb-i hikmeti: dert anlatacak, yada bir yazı yazıp konuyu sırtına yaslayacağız!

İstanbul, bitirmeden haberin olsun senin de, imece var ya hani, seni anlattığımız küçücük dünyamız; işte o iki yaşına bastı! Hadi bana müsaade şimdi!..

Not: Geri gelecek…


Yusuf Gürer

06 Mart 2009-istanbul

02 Mart 2009 Pazartesi

Siyah Bayrağın Fransa’daki gölgesi

Siyah bayrak her ne kadar insanın ruhunda kötü simgeleri çağrıştırsa da; simgeliğini yaptığı düşünce insanların ezilmeden baskı görmeden yani hür olarak yaşayacakları bir dünyayı istemektedir. Doğu dünyasında komünizm yada sosyalizm gibi anarşizm de olabilecek en kötü rejim hatta düşünce olarak benimsenmiş, hatta “anarşik” kelimesi halk arasında yıkıcı manasında da kullanılmıştır. Peki bu sevilmeyen ve pek bilinmeyen anarşizm nedir?

Genel bir tanımlamayı bütün dogmalara karşı olan bir ideoloji için yapmak tahmin edeceğiniz gibi imkânsız. Ancak kısa bir açıklama ile anarşizm temel olarak bütün erklere karşı olma durumudur. Bu bağlamda arada istisnalar yaşansa da anarşizm bütün üst yapılara ve otoritelere karşıdır. Etimolojik kökeni antik Yunan’a dayanmaktadır. -Aναρχος- anarkos kelimesi kuralsız yöneticisiz manasındadır. Her ne kadar ismi şiddet ile bütünleşse de birçok anarşik düşünce gönüllük esasına dayanır. Yani insanlar anarşizmi isteyerek ve beraber oluşturabilirler. Anarşizm, insanların var olan düzeni yıkıp yenisini inşa etme gücüne sahip olduklarına inanır. Dogma karşıtlığının yarattığı karışıklık anarşizmi benimseyen gruplarda da görünür. Anarşizm genel olarak sol[I] bir ideoloji olarak bilinmesine rağmen farklı gruplar mevcuttur. Komünist anarşistler olduğu gibi Hıristiyan anarşistlerde mevcuttur. Bazı gruplar tamamen bireyselciliğe dayansa da bazı gruplar komün yaşama çok önem vermektedirler. Bu da tam anarşistlerin istediği düzensizliği oluşturmaktadır. Farklılığın insanlığın kaynağında olduğuna inanan anarşistler için bu durum anarşizmin gelişmesinde katkıda bulunmaktadır.

Anarşizmin Tarihi

Anarşizmin kökleri için derinlere inmemiz lazım. Antik Yunan ve Çin anaşizmin oluşmasında büyük etmenlerdir. Her ne kadar kendileri anarşist olmasalarda anarşizmin temellerini oluşturmuşlardır. Lao Tzu anarşist öğretiler yazmıştı.[II]Yunan Stoicler anarşist hassasiyete sahiptiler. [III] Ancak gerçek manada anarşizm modern dönemlerde ortaya çıkmıştır. İnsanlık tarihinde önemli bir noktaya sahip olan Fransız Devrimi; anarşist hareketin de kırılma noktalarındandır. Fransız Devrimi öncesi ve sonrasında gelişen seküler anlayış anarşizmin gelişimesini sağlamıştır. Bunun yanı sıra Aydınlanma filozoflarının, Rousseau gibi anarşistleri etkilediğini görmekteyiz.

Ayrıca 19. yy. Kapitalizmin ve merkezi devletlerin baskısının arttığı bir dönemdir. Haliyle bu baskılar büyük tepkiler görmüştür. Anarşizm de bu tepkilerden biridir. Devlet ve kapitalizm altında ezilen insanlarla birlikte anarşizm önem kazanmaya başladı. İlk çıktığı zamanlarda da anarşizm iyi bir anlama sahip değildi. Anarşizm ilk olarak 19yy.da siyasal terim olarak kullanılmaya başlandı. İngiltere iç savaşında krallık yanlıları düzensiz ve terör ortamını kullanmak için anarşizm terimini kullandılar. Fransız devriminden sonra öfkeliler (enragés) -Jakobinlerin karşısında yer alıyorlardı- anarşizmi olumlu manalarda kullanmışlardı[IV]. Ancak Jakobin ve Direktuar döneminde anarşizm ;sokağa dökülen halk, kırmızı akan nehirler ve uçsuz bucaksız giyotinlerdi. Bu grup; başı bozuk halkı özellikle enragés'ler ile sans-culottes'leri (donsuzlar) sevmiyorlardı. Anarşizm ise onların oluşturduğu karışıklık idi.

William Godwin ise anarşizmi sistem olarak bahseden ilk kişidir. Modern anarşizmin temel yapılarını oluşturmuştur. Godwin anarşizmin zamanla oluşacağını düşünüyordu. Bu yüzden Godwin'e göre anarşizm devrim ile değil ancak evrilerek gelebilirdi. [V] Bunun yanı sıra anarşizmin bireysel olması gerektiğini savunuyordu. Godwin tamamen bireyselciydi.

Fransız Proudhon ise anarşizm için en önemli karakterlerinden biridir. Proudhon kendisini anarşist olarak tanıtan ilk kişidir. Bundan dolayı anarşizmin kurucusu olarak tanımlanmaktadır. Godwin gibi Proudhon'da evrimsel anarşizmi savunmuştur. “Mülkiyet Nedir?” kitabında özel mülkiyeti reddetmiştir. İronilerle dolu olan kitabında en önemli sloganı “Anarşizm düzendir”'dir.[VI]

Bu yıllarda anarşizm kıta Avrupasından taşmış; Rusya'da da ilgi görmüştür. Rus anarşistleri de anarşizme önemli katkılarda bulunmuşlardır. Michael Bakunin, Proudhon'un anarşizm anlayışını geliştirmeye çalışmış ve kendisine göre eksik olan “hareketi” katmıştır. Peter Kropotkin, anarşizmi politik düşünce olarak geliştirmiş ve bu gelişim anarşizmi komunizme yaklaştırmıştır.

Rusya'da komunizme yaklaşan anarşizm, Amerika'da Benjamin R. Tucker ile bireyselciliğe yaklaşmıştır. Tucker anarşizmin ekonomik yapılarına daha çok önem vermiştir.

Filozoflar ve siyasalcıların yanı sıra sanatçılarda anarşizme katkıda bulunmuşlardır. Bu bağlamda Tolstoy farklı bir konumdadır. Yaşadığı dönemde anarşizm anlam olarak sadece şiddet ve kan içermekteydi bu yüzden kendini anarşist olarak tanımlamamıştır. Ancak bir Hıristiyan olarak, Hz. İsa'nın anarşist yönlerinin olduğunu iddia etmiştir.[VII]

20. yy.da anarşizm kendi düşünsel altyapısını tamamlamış ve harekete geçmiştir. Rusya devrimi, İspanya iç savaşı ve İkinci Dünya Savaşı, anarşizmin şansını gösterebileceği sahnelerdi. Anarşizm buralarda çeşitli roller almıştır ancak tam olarak başarılı olduğu iddia edilemez. Rusya'da ortak yapılan devrim; amacından saptı ve Bolşevikler tamamen otoriter bir devlet kurdular. İspanya iç savaşında Franco'ya karşı diğer sol gruplar ile savaştılar ama savaşın sonlarına doğru “kardeşleri” diğer sol gruplar tarafından elimine edildiler. İkinci Dünya Savaşında ise tam olarak bir etkinlik gösteremediler ama Yunanistan ve Fransa'da faşist Almanya'ya karşı milis kuvvetler oluşturdular.

Savaş sonrası dönemde Emma Goldman anarşizme yeni bir akım ekledi: Feminizm. Lucy Parrons ve Voltairine de Cleyre; Goldman'ın düşüncelerini geliştirdiler. Bunun yanı sıra Murray Bookchin anarko-komunizmi geliştirip çevreci eko-anarşizmi oluşturdu.

Bu gelişim ve değişimler 20. yy.'ın ikinci yarısında azalmaya başladı. 68 kuşağı ile anarşizm tekrar parlasa da bu parlayış kısa sürdü ve bu kuşağın gitmesi ile birlikte anarşizm diğer sol grupların içinde erimeye başladı yada değişime uğrayarak yeni gruplar oluşturdu, “yeşiller” gibi.
Yazımı bu noktada tamamlıyorum. Gelecek yazıda Fransız Anarşizmini inceleyeceğim.

Galip Varoğlu
Ankara

[I] Brooks, Frank H. 1994. The Individualist Anarchists: An Anthology of Liberty (1881–1908). Transaction Publishers. syf. xi

[II] Marshall, Peter 2003. İmkansızı istemek! Anarşizmin Tarihi. Translation from Yavuz Alagon. syf. 26
[III] a.g.e. Syf. 27
[IV] a.g.e. Syf 28
[V] Godwin, William (1796) [1793]. Enquiry Concerning Political Justice and its Influence on Modern Morals and Manners.
[VI] Marshall a.g.e. Syf. 28
[VII] a.g.e syf. 518

06 Şubat 2009 Cuma

Despotluğun Gölgesinde Umut Dönemi

Güncelimiz her ne kadar hızla değişse de Erdoğan’ın Davos’ta yapmış olduğu çıkış hem Türkiye’de hem Ortadoğu’da hem de dünya diplomasisinde uzun süre gündemde kalacak gözüküyor. Erdoğan’ın yaptığı hareketin doğruluğu yanlışlığı başka bir yazıda tartışılabilir ancak görünen o ki; İsrail’in Gazze operasyonundan beri başlattığı söylemi ve bu hareketi bölge insanlarını etkiledi. Filistin halkı tarihten gelen tecrübelerle göstermiştir ki savaş zamanlarında kendilerine kahramanlar oluşturmuştur. Siyasetçiler bu dönemi iyi kullanmışlardır. Arafat ya da Nasır gibi.

Bu yazımda İsrail-Arap savaşlarında yada İsrail’in sivil halka uyguladığı şiddet dönemlerinde sadece Filistin halkı için değil aynı zamanda Araplar içinde önemli bir yeri olan lideri işleyeceğim; Cemal Abdül Nasır. Nasır Arap halklarının zor zamanlarında bir “kahraman” olarak ortaya çıkmış ve 60’lı yıllara damgasını vurmuştur. Halklar için “kahraman” ama 67 savaşının sebebi olarak da yıkımın sebebi olan Nasır, tabiri caizse demokrasi hayranı bir despottur. Her söyleminde demokrasiden dem vursa da 17 senelik başkanlığında Mısır’ı demir pençe ile yönetti.

Nasır yönetimi boyunca bazen kendisi ile çelişkiye düşse de halkın gözünde itibarını kolay kolay yitirmedi. Çıkışları çoğu zaman politik yada içi boş olsa da bölge halkı için çok önemliydi. Nasır’ın politikaları daha sonra uluslar arası disiplininde “nasırcılık-nasserism” olarak adlandırıldı. Uzmanlara göre Nasırcılık bir umut ideolojisi idi ve 67 Arap-İsrail savaşı ile çöktü. Arafat’ın, Hamas’ın yada Erdoğan’ın çıkışlarının bu kadar büyük sevinçle kabul edilmesinin sebebi Nasır döneminde oluşan umut havasının kırıntıları kalsa bile devam etmesidir.

Nasır’ın Liderlik Adımları

Nasır 1918 yılında doğdu ve babasının memurluğu sebebi ile Mısır’ın birçok kentinde yaşama şansına erişti. Babası küçük bir posta memuru idi. Zor hayat şartları ve zorunlu olarak yapılan şehir değişimleri Nasır’ın ileri dönemde oluşturacağı ideolojisinin temelini oluşturmuştur. Mısır dönemde farklı bir dönemden geçiyordu ve farklı düşünceler Mısır’a akın etmekteydi. Gençlik yıllarında milliyetçilik ve İngiliz karşıtlığı düşüncelerini etkilemiştir. Milliyetçiliğe inanan Nasır aktif bir rolde oynamıştır. Birçok gösteriye katılmış ve 1935 yılında yapılan büyük protestoda yaralanmıştı.(I)Liseden sonra avukat olmak için hukuk fakültesine girmek istemiş ama ekonomik sorunlar bunu engellemişti. O dönemde gençler arasında cazip ve maddi açıdan uygun olan askerliğe girmiştir. Askerlik yıllarında Napolyon gibi liderler Nasır’ın ilgisini çekmiştir. (II)

1948 Arap-İsrail savaşında küçük başarılar almıştı ama Mısır savaştan büyük bir hezimetle yenilmişti. Bu yenilgi dönemin genç subaylarını çok etkilemiştir. Bu yenilgiyi utanç simgesi olarak almışlar ve değişikliğin gerekliliğini inanmaya başlamışlardır. Bu inanç onların bir araya gelmesine sebep olmuştur. Bu subayların çoğunluğu fakir ailelerden gelmekteydi. O dönemde Kavalalı’nın hanedanlığı devam etmekte ama İngiltere sömürmesi sürmekteydi. Subaylar bu iki gruptan da bağımsız bir Mısır düşlemektedirler.

Nasır bu oluşumu görmüş ve subayları “Hür Subaylar” adlı bir grupta toplamıştı. Bu organizasyon Mısır yakın tarihini şekillendirme de önemli bir rol oynadı. Subayların kesin oluşmuş bir ideolojileri yoktu. Çoğunlukla pragmatik bir yaklaşımları vardı. Milliyetçi ve Mısır’ın problemlerine çözüm üretebileceklerine düşünüyorlardı. Bu konuda İttihat ve Terakki’ye benzeseler de yazılmış bir çözüm planları vardı. Henüz güçlenmedikleri gizli tuttukları altı ilke ülkenin çözümleri idi. Nasır başa geldikten sonra da bu ilkeler devletin temel taşları olmuştur.(III) Kendilerine ülkeyi düze çıkarma konusunda inansalar da halk tarafından tanınmıyorlardı. Bu yüzden General Muhammed Necib’i başları olarak kabul ettiler. Necib 48 savaşında onurunu koruyabilmiş nadir generallerdendi. Halk Necib’e inanıyordu.

Bunun yanı sıra Nasır o dönemde etkin olan Müslüman Kardeşler ile de irtibat kurdu. Müslüman Kardeşler önemli bir sivil kuruluştu ve hem krala hem de İngilizlere karşıydı. Fakir bölgelerde yardımlar yapıp insanların zaruri ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlardı. Halk gözünde önemli bir güce sahiptiler. Nasır bu gücü biliyor ve ilişkiyi iyi tutmaya çalışıyordu. Farklı çevrelerden güç almaya çalışan Nasır, Marksist Enver Sedat ile de iletişim kurmuş (IV) ve İkvan gazetesi ile kendini destekletmiştir. Nasır devrim öncesi dönemde bütün gruplarla –ileride muhalefet olabileceklerle bile- ilişkisini iyi tutmaya çalışmıştı. Kral Faruk’u tek başına deviremeyeceğini iyi biliyordu.

Nasır 1952 yılında darbe ile başa geçmeye yaklaşmıştır. İç sorunlar ve fakirlik darbenin oluşmasında önemli faktör olmuştur. Darbe sonrasında Necib başkan olarak Mısır’ın başı olmuş; Nasır içişleri bakanı olmuştur. Nasır bu dönemde çok ön plana çıkmamaya çalışmıştır. Bu dönemi iyi kullanıp başkanlık için altyapısını oluşturmuştur. Hür Subaylar WAFD’ın yerini alsa da meclis çoğunlukla sivildi. (V) Bu dönem HS güçlenme dönemidir. 53 yılında politik partiler yasaklanmış ve HS Mısır’ın başına tamamen geçmiştir. Devrimci Komuta Konsülü ülkeyi yönetmeye başladı ve konsül tamamen HS’den oluşmaktaydı.

Yazımı burada noktalıyorum. Devam yazısında Nasır’ın iç politikada güçlenmesini ve reformlarını aktaracağım. Aşağıda yazı ile ilgili yazıların bağlantılarını bulabilirsiniz.

Galip Varoğlu -İstanbul

galipvaroglu@gmail.com

Ortadoğu Tarihi I

Ortadoğu Tarihi; Mısır

(I) Cleveland, W.L. ,2008, Modern Ortadoğu Tarihi, Agora, İstanbul syf.338

(II) Woodward, P. , 1992, Nasser, Profiles in Power, Longman, New York syf. 15

(III) Cleveland, a.g.e syf. 339

(IV) Hopwood, D., 1993, Egypt; Politics and Society 1945-90, Routledge, New York syf.35

(V)Woodward, a.g.e syf. .29

30 Aralık 2008 Salı

Büyük Ortadoğu Projesi Şer Odağındaki Türkiye ve Demokrasi Terörü


Belki de ilk kez, bir yazının başlığını, yazıya başlarken atıyorum. Benim için önemli. Çünkü konu çok aşikâr. Terör! (Bu konuyu uzun boylu konuşuruz diye düşünüyorum, o yüzden önce biraz pratik yapalım derim, beyinleri çok yormayacağım ilk yazıda.)

Küresel iktisadi krizler belli aralıklarla, ki piyasa mekanizmasında, rastlanılan durumlardır. 29 buhranı gibi, şimdi de dünya, globalliğinin cezasını çekmektedir. Piyasa kendi başına muktedir güç olamamaktadır. Kurtarıcı bir Keynes bulunur mu bilemiyorum. Ya da yeni bir Keynes gelir mi? Fakat Karl Marx’ın yahut John Maynard Keynes’in yeniden dünyaya gelmeleri gerekmiyor. Teorik çalışmalarının pratik uygulamalara döküleceği anda duruyoruz. Fakat bunu söylerken de her zaman olduğu gibi, başucu sözcüğümüz olan, ‘sentez’i unutmuyoruz. Çağımızın global dünyasına, babaannemizin ekonomi reçetesi, illâ ki yeterli çözümü sunamayabilir. Yapılacak iş, piyasanın giyotine konulması değil fakat devlet müdahalesinin gerekliliğinin kabul edilmesidir. Dikkat isterim: kimi aşırı devlet-müdahalesi yanlıları piyasanın bu başarısızlığını ister istemez bulunmaz fırsat olarak görebilirler. Ve piyasacı anlayışı ipe götürebilirler. Bu yanlıştır.
Fakat amacından, rayından çıkmış bir ‘piyasacılığın’ da iktisadi temelleriyle, sosyal anlamda kimi bozukluklara yol açtığı ve hatta fahişleşmiş ekonomiler topluluğu yarattığını da bilmeliyiz. Ki bunu kaç kez dile getirmişizdir…

Neyse efendim bahis başka. Fakat ilintili olduğu için, böyle bir girizgâhla yola koyuldum. Küresel krizler gelip geçicidir. İktisat öyle yada böyle dengeye gelir. İktisat sağlıklı bir toplumun, tüm imkânlarıyla (eldeki üretim faktörleriyle) üreterek ortaya koyduklarını; ki bu üretilenler teorik olarak kıt kabul edilir, yine teorik olarak sınırsız isteklerini karşılayabilmesini inceleyen bilimdir. Konumuzla ilgili olan kısmı biraz daha açalım. İktisat sağlıklı bir toplumun… öncül koşul budur. Sağlıklı toplum, vücut bütünlüğü, ruh bütünlüğü ile ifade edilebilir. Biz buradan devam edeceğiz.

İktisat konuşmak için, bu iktisadi düşünceyi yaratacak ve düşünceye konu olacak toplumlara ihtiyaç vardır. Konuyu insan ırkının doğuşuna kadar götürmek ve oradan başlatmak da kabil, lâkin buradan başlayalım.

Efendim, malûmu aliniz, terör belası az evvelden beridir bahsettiğim insan hayatını, sağlığını; toplumsal sağlığı ve düzeni sona erdiren bir bela. Ve Türkiye dünyada emsali görülmemiş bir savaş vermektedir. Terörizm ile mücadelesine otuz yıllık bir süredir devam eden kaç ülke vardır acaba? Terör zaman-zarar düzlemindeki etki alanıyla en çok bizim canımızı acıtmıştır. Uluslararası terörizm denildiğinde akla ne geliyor? El-Kaide. Doğru. Fakat eksik. Pkk da aynı şekilde uluslararası terördür. ‘Uluslararası’ ölçütünün ne olduğu önemli. Yapılanmasını, organizasyonunu, finans idaresini yurtdışında istediği gibi yapan bir terör örgütünün, sadece bölgesel bir örgüt olduğu kabul edilemez. Sadece ilgili kişilere zarar veren örgütlere göre ‘terörist’ tanımı yapılması, bu terörü besleyen düşünce altyapısıdır! Şapkamızı önümüze koyalım ve kalemlerimizle kafalarımızı kaşıyalım: bela uluslararası nitelikte, kavga ulusal boyuttadır!

Şimdi. Hal böyleyken; vatandaşının vücut bütünlüğünü, halkının külli sağlığını mevzubahis edip; mevcut bir sorunun üzerine ‘tüm olanaklarla’ karşı koymaktan daha makul olan nedir? Avrupa Birliği sürecine olası zararlarını düşünerek, “olmaz, istemezük!” deyu direnen kesimler başka bir terörü dayatıyorlar! Üstelik haklı bir kavganın üzerine tüm dünyanın çullanmasını sağlıyorlar. ‘Demokrasi terörü’ işte burada bizi çevreliyor, kimi ikinci Cumhuriyetçilerin, kimi Büyük Ortadoğu Projesi taraftarı yerlilerin, kimi kukla cemaatlerin sayelerinde. Pkk terörünü besleyecek olan ‘demokrasi terörü’dür. Ve bu tanımlamanın genel adı ‘psikolojik harekât’tır. Kimse kimseyi kandırmaya çalışmasın.

‘Tüm olanaklar’ sözü ile kastettiğim, bu ülkenin gücüdür. Teröre karşı; eli kanlılarla askerî güçle, elinden bir şey gelmeyen ve teröre çekilmeye çalışılan Kürt vatandaşlarımızla iktisadi güçle (yani toplam emek payına onları daha çok dahil ederek), terörün elini kuvvetlendiren dış güçlerle bağımsız ve başı dik bir diplomasi ile mücadele edebiliriz. Olanaklarımız sınırsızdır. Yöntemlerimiz tabii ki güç, tabii ki eğitim, tabii ki istihdam, tabii ki büyük devlet olma kararlılığı!

Askerî gücü veya orduyu yıpratmak, demokrasinin yaşamasının önündeki en büyük engeldir! Dünya henüz o ütopik Pollyanna ülkesi değil. Ve birileri ne kadar karşı çıksa da hâkimiyetini milletten alan ulus-devletlerin dünyasında yaşıyoruz. ‘Müstemlekelerle imparatorların’ yaşadığı bir dünyada değiliz ki, imparator ya da müstemleke olalım! Anlamayan var mı?..


Yusuf Gürer

2008/İstanbul
yusufgurer@gmail.com

27 Aralık 2008 Cumartesi

İki Toplumsal Baskı Aracı Olarak Devlet ve Din

Devlet ve din şimdilerde birbiriyle çatışma şeklinde görünse de hem devlet hem din, teoride güçlü ve güçsüz arasındaki farkı azaltma ve birincinin ikinci üzerindeki baskısını önleme amacıyla ortaya çıkmış birer örgütlenme biçimidir. Aralarında farklar vardır ancak her ikisi de kitlelerin fazla sivrilmiş bireylere karşı korunmasını amaçlar. Herkesin kabul ettiği gerçek şudur ki: devlet sonunda fazla sivrilmiş başka bir bireyin yada azınlığın kontrolüne girer ve onun elinde kendisi bir baskı aracına dönüşür. Bu durumda din de aynı akıbete uğramaya mahkumdur. Çünkü din ve devletin teorideki amacı aynı olduğuna göre, birincisini ele geçiren çevrenin ikincisini ihmal etmesi için bir neden yoktur. Demek ki pratikte din de devlet gibi güçlünün güçsüzü kontrol aracı haline dönüşmek durumundadır. Tarih boyunca din ve devletin yan yana yürümesi bunun kanıtıdır.


Ülkemizin liberal camiasına yeni bir soluk getiren cemaatçi liberaller (neo-liberallerden sonra onlara artık teo-liberal demek gerekiyor) herkes gibi devletin uğradığı akıbeti kabul etmekle beraber, dinin de aynı şeklilde yozlaştığını (ya da yozlaşabileceğini) redderler. Dinin neden yozlaşmaya mahkum olduğunu yukarıda açıklamıştık. Nasıl yozlaştığını ise tarihine bakarak kolayca görebiliriz: İlk doğduğu anda (her din gibi) sosyal adaletsizliğe ve eşitsizliğe karşı devrimci bir çözüm getiren din, ancak kısa bir süre bu adaleti ve eşitliği sağlamış daha sonra doğu despotizmi denen şeyin kendini dine (yada dini kendisine) eklemlemesiyle değişmeye başlamış, vazgeçilmez bir toplumsal kontrol ve baskı aracına dönüşmüştür. Bunu herkes gibi onlar da pekala kabul etmektedirler ancak burada ki anlaşmazlık devleti olduğu gibi, dini ise olması gerektiği gibi görmelerinden kaynaklanmaktadır.


Elbette, inanan insanlar olarak herkesin dinini idealleştirmesi normal ve haklı olarak görülebilir. Burada tuhaf olan dindar insanların, kendilerini gerçekten liberal olarak görmeleri ve öyleymiş gibi davranmalarıdır. Şimdilik devletle kavgalı olmaları ve düşüncelerinin sürgünde oluşu onları liberallerle ittifak kurmaya yöneltmiş olabilir (burada devletin bütün karşı politikalarına rağmen devlete yine de sadık kalan insanları tenzih etmek gerekir). Ancak bir gün gelip de bu ittifaka artık daha fazla ihtiyaç duymadıklarında ne olacak merak etmemek mümkün değil. Muhtemelen ilk hristiyanlar Romalılarca aslanlara atılırken de aynı şekilde liberal düşünen insanlardı ama sonunda yeterince güçlendiklerinde putperestlikle savaş adı altında yüzyılların mirasını silip süpürecek kadar da bağnaz olduklarını kanıtlamışlardı. Bu örneğin hristiyanlıkla sınırlı olmadığını kabul eden herkes, liberalliğin dindarlık üzerinde suyun yağ üzerinde durduğu gibi durduğunu takdir edecektir.


Tarikatlerin dinsel bir ihtiyaç olduğuna inanan (böyle olduğu tartışmaya açıktır) bir insan nasıl olurda gerçekten liberal olduğuna inanabilir yada inandırabilir? Devlet gibi hiyerarşik bir örgütlenmenin baskıcı olabileceğini düşünen bir insan nasıl tarikatlere sempatiyle bakabilir? Devleti vazgeçilebilir ve devletsiz bir ortamın daha barışçıl olabileceğini düşünen bir insan nasıl başka bir örgütlenmeye sempatiyle bakabilir. Eğer bu çelişkiler bu insanların dine bakarken idealist, devlete bakarken realist olmasından kaynaklanmıyorsa ancak düşüncelerinde samimiyetsiz olmalarından ileri geliyor olabilir. Aslında bu iki benzer kavrama çifte standartla yaklaşmaları bile kendilerini ve düşüncelerini güvenilmez kılmıyormu?


Ömer Güngörmüş

24 Aralık 2008 Çarşamba

Tarihin Türkiye’de geliş[eme]mesi üzerine

Tarih cemaatine yakın insanlar bilir; Türkiye’de tarih eğitimi ve öğretilmesi büyük problemler içerir. Sadece yöntem olarak değil konular açısından da büyük sorunlar yaşanmaktadır. Yetersiz kaynaklar; yetersiz kişiler; tarihin ideolojilere ve günlük siyasi hayata etkisi vs etkiler önemli ama bir o kadar da zor olan tarih öğrenimini neredeyse sıfıra indiriyor. Teorik olarak güzel işleyen sistem pratikte sürünmektedir. –Hemen her kurumda olduğu gibi-


Teorik olarak güzel işlemektedir çünkü hemen her bölümde çok farklı konularda bilgili olduğu yazılı hocalar mevcuttur. Bu hocalar tarih eğitimini antik dönemden günümüze kadar oldukça objektif bir şekilde getirmektedirler- teoride- Bu süreç içinde tarih okumayı öğrenmiş ve tarih yazma yöntemini geliştirmiş öğrenciler aldıkları bilgiyi güzelce harmanlamış olmaktadırlar. –teoride- Sonuçta iyi donanmış tarih bölümü öğrencileri mezun olarak tarihçi oluyorlar –böyle bir meslek yoktur-. Bu tarihçiler araştırmaları ile akademik düzeyimizin gelişmesinde katkıda bulunurlar. –teoride-


Gerçek hayatta ise azınlıkta kalan bölümler dışında tarih bölümlerinde pek bir şey yapılmıyor ya da yapılamıyor. Çoğu zaman yabancı dil engeli yüzünden kaynaklar oldukça sıkıntılı oluyor. Var olan Türkçe kaynaklar Türkiye tarihi konusunda dışında kalan konular için yetersiz ve eski kalmaktadır. Hatta Osmanlı Tarihi ya da yakın dönem Türkiye tarihinde bile yabancı kökenli kaynaklar yada yabancı dilde yazılmış kaynaklar bilgi açısından daha değerli olabiliyor. Hal durum böyle iken yabancı dil bilmeyen tarih öğrencileri bilgi konusunda eksik kalıyor.


Daha vahim olanı ise tarih yöntemi olarak bilgi almamış öğrenciler. Yöntem, bir iş hakkında size yol gösteren sistemdir. Bu yol gösterme tarih için basit bir konu değildir. Şöyle ki belgenin yorumlanmasından; tekrar yorumlamaya; yapılan çalışmaları değerlendirmeden tarih yazımında yapılacak hatalara kadar geniş bir sistemdir. Tabii tarih yazımı birikimli olarak ilerlediğinden önceden denenmiş yöntemleri de bilmek gerekmektedir. Zor olan bu sistem birçok üniversitemizde kolaya indirilmiş konumdadır. O kadar kolay ki aslında öğretilen şeyleri yapmak için tarih eğitimi almanıza gerek yok. Ne yazık ki birçok üniversitede yöntem dersleri dipnot ve referans verme işleminin öğretiminden ibaret. Yani bir yazı işlemcisinin yaptığı otomatik işlemler.


Aslında birçok tarih mezunu dört senelik eğitiminde aldığı bilgilerin çoğunu işinde kullanmıyor. Fen-Edebiyat Fakültesinin –ya da dengi olan fakültelerin- amacı genel olarak akademisyen adayları yetiştirmektir. Diğer fakültelere nazaran daha ayrıntılı bilgi alan öğrenciler teorik olarak genel yazıma ve katalog taramalarına yatkın hale geliyorlar. Ancak Türkiye’de acı olan taraf mezun olan öğrenci sayısı ile akademisyen kadrolarının denk gelmemesi hatta aralarda uçurumun olması. Yeni kadro sistemi ile atamalar YÖK tarafından gerçekleştirilecek. Ara dönem atamalarında ise tarih kadrosu sıfır. Yani hiçbir üniversite tarih kadrosuna araştıra görevlisi almayacak. Bu sistemden önce bile bölümler her sene ortalama iki kişilik kadro açmaktaydılar.


Peki, bu kadar tarih mezunu ne işle meşguldü? Yurt dışında ve Türkiye’de araştırma görevlisi olanları azınlık sayarsak mezunlar ya konu dışında herhangi dört yıllık bir bölümün gireceği alanlarda çalışıyorlar ya da dershanelerde stajyer olarak “sürünmekteler”.


Bu var olan sorunların yanı sıra Tarih kendi başına toplum içinde sıkıntılar yaşamaktadır. Tarihçilerin toplumdan kopukluğunun yanı sıra tarih toplum içinde uzmanlık gerektirmeyen bir alan gibi görülmektedir. 1915 olaylarında görüldüğü gibi gazetelerde her köşe sahibi kendini bu konuda yetkili olarak görüp çıkarımlar yapabilmiştir. Bundan öte halk arasında ayrıntılı araştırılması ve kesin hükümlerden kaçınılması gereken olaylarda bile kesin konuşmalar gerçekleşebiliyor. Bu da herkesin kulaktan duyma bilgi ile bile tarihçi olacağı izlenimi vermektedir.
Peki bunca sıkıntı içinde olan tarih ve tarihçiler umutsuz bir vakıa mı? Çözüm yolları var elbette ancak çoğu uygulanabilir değil.


Öncelikle var olan tarih bölümleri azaltılmalı. Bu azaltma işlemi düzgün bir araştırma ile yapılabilir. Her üniversite tarih bölümüne ihtiyaç duymamaktadır. Dengeli bir azalma mezun olacak insanların hem akademisyenlik açısından ilerlemesine katkıda bulunur hem de kaliteyi yükseltir. Az olan bölümlerin seviyesi de birbirine yakınlaştırılarak tarihçilik önem kazandırılabilir.


Kulağa hoş gelen bu uygulama günümüz şartlarında uygulanması çok zordur çünkü genel eğitim politikası üniversite sayısını artırmak iken var olan bölümlerin kapatılması mümkün görünmemekte. Genel eğitim anlayışımız kontrol altına alınması kısmen zor olan gençleri önce lisansla sonra da olursa yüksek lisansla altı sene boyunca oyalamak olduğu için bu çözüm önerisi havada kalmaktadır.


Tarih eğitimin gelişmesi için bir başka önerim ise belli bir konuda uzmanların toplandığı ve yurt dışında da saygı duyulan enstitülerin açılmasıdır. Açılacak enstitüler bir konu üzerinde farklı disiplinlerden hocaların çalışmaları ile Türkiye’de tarih yazımına farklı bir nokta getirebilir. Boğaziçi Atatürk Araştırmaları Enstitüsü Türkiye içinde tek ve güzel bir örnektir. Yurt dışında ise oldukça fazla olan bu tür kurumlar hem öğrencilerin gelişmesinde katkıda bulunmakta hem de hocaların çalışmaları için ortam hazırlamaktadır.


Son olarak tarihin toplumdan uzaklaşması gerekmektedir. Herkesin tarih konuşabildiği bir ortam tarihin ilerlemesine katkıda bulunmaz aksine zarar verir. Elbette ki bu tarihçinin toplumdan kopması manasına gelmemektedir. Tarihçi aynı zamanda toplumun bir aydını olarak kendi uzmanlığını yaparken; uzmanlığından elde ettiklerini de paylaşmalıdır. Aksi takdirde tarih belli bir kesimin uğraştığı bir uzmanlık olarak kalır ki bu ilk durumdan daha da vahimdir.


“Tarihin önemi” konuşan herkes tarafından her zaman vurgulansa da içeriden bu vurgu olumsuz yönde gözükmektedir. Her ne kadar son yıllarda çok güzel çalışmalar olsa da var olan bu sorunlar tarihin Türkiye’de gelişmesinde sekte vurmakta ve çalışmalara gölge düşürmektedir. Umudum sorunların kısa sürede fark edilmesi ve çözüm için arayışların oluşturulmasıdır


Galip Varoğlu
galipvaroglu@imecedusuncesi.com

21 Aralık 2008 Pazar

Güven Ama Niye!


“Trust is a must” = “Güven zorunluluktur”

“GüVEN” bu aralar meşhur! Şaka mı yapıyorum ne, “güven, bu hayatın her alanında her an meşhur ama ben bu aralar çok fazla rastgeliyorum. Farklı kalıplarla, değişik mekanlarda çıkıyor karşıma, önemi büyük şüphesiz, çok anlamlı herkes için; arabanı tamire götürdüğün oto tamircisine güven, mahallenin bakkal amcasına güven, tetkikler için gittiğin doktora güven, arkadaşına dostuna güven, sevdiğine güven, yastığa baş koyduğun hayat arkadaşına güven…

Ama neden! Birkaç zamandır bunu sorguluyorum. Çoğu zaman neden güvendiğimizi tam olarak fark edemeden güveniyoruz insanlara, belki de güvenimiz yıkıldığında, güvendiğimiz insan yanlış, kendine yakışmayan -ki bu bizim fikrimiz- bir şeyler yaptığında yaşadığımız o şaşırtıcı hayal kırıklığının sebebi bu.


Neden güvendin ki körü körüne, ne vardı bu kadar güvenilecek, 0 dan başlatmalıydın, sen 100 puan verdin ve puanların tükenmeye başlayıp 0 ı gördüğünde yıkıldın.

Herkesin yeni tanıştığı insanlara puan vermek için ilginç kriterleri vardır. Kimisi tamamen dış görünüme bakar; kıyafetler, ayakkabı, belki saat, kimisi; duruşuna, bakışına belki çay bardağını tutuşuna, kimisi; konuşmasana ya da aradaki referansa. Bunlar çeşitli puan verme araçlarıdır. İlk buluşma için önemli belki ipucu verici ama muhtemelen değişken, uzun vadede çeşitli şekillerde denenecektir yeni tanınan kişi, birçok teste tabii tutulacaktır. Çoğu zaman bu testler kendiliğinden oluşacak belki bazen kurgulanacaktır.



Şu bir gerçek hepimiz nasılsak karşımızdakinin de çoğu zaman aşağı yukarı aynı olduğunu düşünüyoruz ve güvenmek istiyoruz , ihtiyacımız var çünkü inanmaya, güvenmeye…

Her tür ilişkide de aranan neredeyse en önemli kriter değil mi güven hasta-doktor, anne-çocuk, öğrenci-öğretmen, kadın-erkek…

İnsanların güvenlerinin sarsılma noktaları vardır. Çok hassas olan bu konu çoğu zaman yukarıdaki ilişkilerin tamamında bir sonlanma sebebidir, istinasız. Kimisinde güven yavaş yavaş tükenir, karşı taraf tüketir çünkü, bıkmadan usanmadan gıdım gıdım tüketir, kimisi bu kadar sabırlı değildir ve verdiği puanı bir anda siliverir tüm hatırları yıkar, geri dönüşü de olmaz çoğu zaman.

Ağızdan çıkan söz ve kaybedilen güven, sanırım bunların telafisi çok güç hatta imkansız.

İnsanların yaradılış özelliği olarak toplumda yaşadıkları, hayatlarını beraber idame ettirdikleri şahıslara inanma, güvenme, onlara sırtını dayama ihtiyacı vardır ki bu çok doğaldır. Kimi zaman insanlar edindikleri tecrübeler üzerine bu duygularını ve ihtiyaçlarını törpülemek zorunda kalırlar. Çünkü muhtemelen yıpratılmış, kandırılmış ve iyi niyetleri su istimal edilmiştir. Bu hayal kırıklıkları insanın önce insanlara sonra kendine olan güvenini sarsacak, yeni tanıştığı insanlara bırakın 100 puanı artık 0 ı bile çok görmesine sebep olacaktır.

Bence gizli yapılan her şey ortaya çıktığında güven sarsıcı bir durumdur. Sürprizler hariç. Eskiden eksik bilginin yalana girmediğini düşünüyordum artık vazgeçtim, insanlara eksik bilgi vermenin ya da sırf sormadılar diye bilgi vermemenin -bilmeleri gerektiğini bile bile- yalana girdiğini, ilişki yıpratıcı, güven kırıcı bir durum olduğunu düşünüyorum.

Hiç kimsenin gözgöre göre kandırılmasının, iyiliği için bile olsa gerçeğin kendinden saklanmasının uzun vadede yararlı bir davranış olmadığına inanıyorum.

Yalana maruz kalmamanız, kandırılmamanız ve güveninizin sarsılmaması dileğiyle…





Merve Gülmez

18 Aralık 2008 Perşembe

‘Turizm’ Aslında Kaç Ayaklı



Bizde ‘turizm’ dendi mi, kaba saba anlaşılan şey: deniz, kum, yanmak, bronz ten, otel motel, açık büfe, fındık fıstık… Oysa kazın ayağı bu kadar mı?

Turizmin iktisadi değerlemelerinde de bir başı bozukluk, kulağı tırmalayan o genellik, handiyse kalıplaşmış bir ‘basitlik’ var. Mesela ne duyarız: ‘filanca yıl turizmden şu kadar milyar dolar gelir bekleniyor,’ ‘falanca ayda şu kadar milyon turist geldi, çok şükür Allah’a!’
İş bu kadarla kesip atılır. O paralar nerelerde kullanıldı, kimler ne kadar kazandı, gelir dağılımında nasıl bir iyileşme oldu, ‘şu kadar milyar dolar’ diye geçiştirilen o gelirler yeterli midir; gibi sürü sepet soru akıllara geliyor. Özellikle son soru (…o gelirler yeterli midir?), iktisadi olarak, bu işe dört elle sarılacaksanız üstelik; oldukça kıymet yüklüdür. Niye mi? Niyesi şu: acaba dünyada turizm’ini kullanarak gelir elde eden ülkeler, bunu hangi varlıklarıyla ne şekilde yapıyorlar? Bu varlıklarını ‘işletmekle’ ne kadar gelir elde ediyorlar? Bu karşılaştırmalara muhtacız, kanaatindeyim. Aksi takdirde ‘üçe beşe’ razı olmak işten bile değil…

Öyle zannediyorum ki, razı olunan miktarlar; aslında bu işin kaymağını yiyen ve sayısı belirli olan ‘su başını tutmuş devlerin’ ihtiyaçlarına cevap verdiği ölçüde seyretmektedir. Yani üç-beş işletmenin elde ettiği kâr ya da rant, ülke ekonomisinin elde edeceği gelirle kıyaslandığında, bu işi yapanlara kazanılan meblağlar kâfi gelmekte… Şöyle düşünün, devletin elde ederek, bütçeye dahil edip kamu harcamalarına ayıracağı ‘turizm geliri’; genel fayda içinde yurt nüfusuna bölüneceğinden; elde edilecek miktar/fayda, bizlere az gelmektedir. Oysa bu işin kaymağını yiyenlerin edindikleri kârlar/rantlar, bölünecek payda küçük olduğundan, bu zâdegânlara yeterli gelmektedir.

Bu faslı geçerek başta işaret ettiğim, turizm ‘algısı’ üzerinde durursak, güneş ve eğlence turizmi bir yana, kültürel geçmişi oldukça yüklü bir portföye sahip ülkemizin, ‘sanat ve kültür turizmi’ konularında epeyce gerilerde kaldığı muhakkak.
Burada, acaba soruna sebep oluşturan, ülkemizde ‘kültür’ ve ‘sanat’ kollarının işin ehilleri/erbabları tarafından değil de ‘sermaye’ birikimini tamamlamış ve fakat kültür boşluklarını tatmin etmek isteyenler tarafından yönlendiriyor olması mıdır? Kültür hegemonyası kurmak, paranın gücüyle kültüre de sahip çıkmak gibi arayışlar, turizmin geniş alanlara yönelmesine engel olabiliyor.

İşe bir de büyük pencereden baktığımızda, kültür emperyalizmini de olan-bitenlere kuyruk olarak ekleyebiliriz. Aslında sorunun başı, devenin büyüğü, dananın kuyruğu burası. Kültürel mirasına sahip olmamak, bu kültürel özellikleri tanımamak ve dolayısıyla tanıtmamak, beraberinde sonuç olarak geliştirmemek kültür yozlaşması anlamına gelir.
Doğulu bir milletin, gelişmişlik/çağdaşlık arayışlarının ötesinde yapay bir özentilikle batıya kuyruk yapılması, ki popülizm kaynaklı olması dikkatlerden kaçırılmamalıdır, her isteyenin kolaylıkla meydanda at sürmesine sebebiyet vermektedir. Şöyle ki, korunaksız alış-veriş merkezleri, tüketim çılgınlığı, hamburger çocukları, televizyon bekçisi ve gizli reklamlar tutsağı, coca-cola içen, elli kelime ile konuşan ‘hödük’ bir nesil; kültür emperyalizminin hazırlamak istediği tabandır. E bu da bizde fazlasıyla bulunmaktadır ve itibar gören bir mevkie sahiptir!

Sözü şuraya mı getireceğim: turizm mevsimsel ve eğlencelik bir sektör olmakla, düşük katma değerli bir önemde iken; kültür emperyalizminin kırılması ve çok yönlü turizm atağının yıllar içerisinde geliştirilmesiyle, bir gelir kapısı ve muteber bir tanıtım aracı olacaktır. Üstelik kendini tanıyan, halkını bilen ve ülkesinin sosyo-ekonomik gerçekleriyle tanışık bir neslin yetişmesi sağlanacaktır.

Gördünüz mü, basitçe dillendirilen turizmin; aslında iktisadî, sosyal, kültürel ne gibi sonuçlar doğurduğuna? Demek ki çok ayaklı bir kaz var elimizde.

Kıymetini bilene!


Yusuf Gürer

27 temmuz 2008/istanbul

15 Aralık 2008 Pazartesi

Ben Olmaktan Vazgeçmek...



Farkında mısınız bilmem, her şeyi küresel sıfatıyla yaşamaya başladık. Küreselleşme, küresel ısınma, küresel kriz, ...
"İnsan sosyal bir varlıktır" bu cümleyi her an duyabilirsiniz. Toplumsal bir varlık olan insan, ... diye uzayıp gider cümleler.

Bir noktada her şey akla yatıyor, böyle olduğunu kabullenmek saniyelerimizi bile almıyor, çünkü doğru. Ancak işte o noktadan saptığında benim için her şey allak bullak oluyor. Bir baltaya sap olmak deyimi çok yerinde bir tespit olsa da kendi işlevselliğini unutup balta gibi görünmek her zaman işe yaramıyor bence. Seçeneklerimiz, seçimlerimiz, vazgeçtiklerimiz, kaybettiklerimiz, görmek istediklerimiz, görmekten korktuklarımız, ... Her bir parçasında benliğimizin ayak sesleri olmalıyken, bensizliğimizin kundura sesleri kulağımızda çınlayıp duruyor. Şarkılardaki vazgeçilmez sözlerden birisi "beni unutma" dır; biz her şeyi geçtik kendimizi unutmaya başladık.

Ömrünün yarısını birlikte geçirdiğin ve sahip olduğun kadarını da onun huzur veren dostluğuyla geçirmek istediğin ayrıca aylardır yurtdışında olması nedeniyle özlemini yaşadığın birisi ve onunla geçireceğin güzel bir gün. Ne kadar hoş geliyor kulağa! Haliç'in (artık temiz) güzel manzarasıyla birlikte Sütlüce'den kayıkla karşı kıyıya küçük bir tur; ardından teleferik keyfi korkusuzca ve aşağıda bıraktıklarınla... Çok garip geldi aslında; ölüm insan için hem çok yakın hem de hissetmek istemeyeceği kadar uzaktır ya, böyle güzel bir manzaranın orta yerinde beliren mezarlıklar sadece, hayatın güzelliğini bozmadan, bizden bir şey olduğunu söylüyor sanki.
Şimdi nefes alışlarının oksijen eşliğinde hissedildiği, işte yaşam denilen İstanbul. İstanbul'a sahip olanlardan çok turistlerin yoğunluğu bir yana, Pierre Loti'nin birkaç saat orada oturanı şair edecek güzelliği... Pierre Loti İstanbul'a ve Türkler'e olan hayranlığıyla tanınmış Fransız bir yazarmış. Tam anlamıyla araştırmadığım için yazar hakkında bir yorum yapamayacağım. Ancak ismi ne olursa olsun Pierre Loti Tepesi İstanbul'u kalbinizde hissetmenin yollarından biri bence.

Bir ömrün -her köşesindeki manaları- anlamaya yetmeyeceği kadar, değerli topraklara sahip olmak gurur verici. Benliğimizdeki her parça bu topraklardan kalma birer yol gösterici. Kendimizi sorguladığımız, bazen küçümsediğimiz anlarda vatanımızın hangi şehrinde olursak olalım birkaç saatlik bir tur her taşı yerine oturtmaya yetecektir sanırım. At gözlüklerini atmak demek, esnek bir yapının içerisinde etkileşim içerisinde bulunurken kim olduğunu unutmak değildir. Kim olduğunu "unutmadan, unutturmadan" yaşamayı bilmektir.

Yazdığım üç paragrafta da bir bağlantı kuramamış olabilirsiniz. Ben de, dışarıdan bir gözle okuduğumda öyle hissettim ilk anda. Ancak bu yazıda var olmak isteyen her cümle tek bir noktadan çıkıyor aslında. Vazgeçtiklerimizin ya da vazgeçmek istediklerimizin farkında mıyız?
Bunu sorgulamaya çalışıyorum, bu yazımda. Kocaman bir sis bulutunun içerisinde, gözlerimizi açmaktan korkarak yönümüzü tespit etmeye çalışıyoruz belki de? Sahip olduklarımızı sorgulamadan, özendiklerimizi irdelemeye, cazip kılmaya çalışmak ne kadar doğrudur bilmiyorum. Bu cümlelerimden "küreselleşmeye karşıdır" gibi bir sonuç çıkarmayın. Her bir millet hazinesinde paralar, altınlar değil "kimliğini" taşır.
Tam bu noktada merak ettim ve yine TDK'nın "kimlik" kelimesi için yaptığı tanımı okudum, paylaşmak istiyorum.
kimlik :
1. Toplumsal bir varlık olarak insana özgü olan belirti, nitelik ve özelliklerle, birinin belirli bir kimse olmasını sağlayan şartların bütünü:
“Sanırım uzun zaman kimliğini korumak, güçlü kalabilmek için direndi.”

Örnek olarak da ne hoş bir cümle kurulmuş!

Hızına akıl sır erdiremediğim yaşamda, "koşullara ayak uydurabilmek, var oluşta sahip olduğumuz özellikleri, yetileri kullanabilmek, bir yapbozun parçası olmayı benimsemek" tüm bunlar yazımın en başında belirttiğim "nokta" durumunda benim için. Serzenişlerimin hepsi
o noktanın şaşmasıyla ortaya çıkıyor ya zaten...

Not: Resim yazarın kendi çalışmasıdır.