07 Mart 2007 Çarşamba

İçimizdeki ve Dışımızdaki Ahmaklar

fransız parlementosunun sözde ermeni soykırım tasarısının inkarını suç sayan yasayı çıkarmasının ertesinde yazılmıştır...

Türküm!

Doğruyum.

Çalışkanım.

İlkem;

Küçüklerimi korumak,büyüklerimi saymak,

Yurdumu,milletimi özümden çok sevmektir.

Ülküm;

Yükselmek,

Ve daima ileriye gidebilmektir.

Ey büyük Atatürk!

Açtığın yolda gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime and içerim.

Varlığım,

Türk varlığına armağan olsun.

Ne mutlu Türküm diyene!


Evlerinden çıkıp okul yoluna düşen her çocuk,yıllar boyu işte bu andı içti her sabah. Her sabah,bir defa daha sıkı sıkıya bağlandı buradaki sözlere o minicik bedenler. Belki o kelimeleri anlamadan okuduk biz de tekrar tekrar her sabah. İliklerimize işleyen bir uğultuyla hafızalarımıza kazındı bu sihirli sözler.


O günlerde yeni yeni yeşermeye başlayan o bakışlarımızın ardında,bu söylenenleri anlamayan bir ruhun olduğu aşikardı. Ama bugün,işte tam da bugün,bu sözlerin kutsiyetini çok iyi anlayabiliyoruz. Şimdi keşke,her sabah –ve özellikle bu sabah- bağıra bağıra,ciğerlerimiz yırtılana kadar bağırabilsek. Yemin etsek! And içsek yeniden çılgınlar gibi. Gözlerimizin içine baka baka bizi aşağılayanlara korku salacak bir şiddette,gözlerimizden alevler çıkarcasına,damarlarımızdaki kanlar kuruyuncaya kadar bağırabilsek…


Evet,şimdi bugüne dönelim ve bakalım. Yüreklerimiz neden bedenlerimizi terk edercesine çarpıyor. Bugün Avrupa semalarında infaz edilen bir tarihin çığlıkları yankılandı. Bugün,çıngıraklarını sallaya sallaya ortalıkta dolaşan Fransız yılanları içlerindeki zehiri üzerimize akıtmaya çalıştılar.


Sözde Ermeni soykırım yasa tasarısını daha önce meclisinde kabul eden Fransa,bugün sözde soykırımı inkar edenler hakkında para cezasından hapis cezasına kadar uzanan bir rezalet yasasının altına imza attı. Kendi tarihindeki barbarlıkları,soykırımları,kıyımları hatırlayamayan Fransa,kol kanat gerdiği Ermeni diasporasının ricalarına boyun eğdi. Daha önce kaybettikleri onurlarını,çürümüş vicdanlarının çöplüklerini bizlere bir kez daha gösterdiler. Peki özgürlüklerin,insan haklarının beşiği olarak kendilerini tanımlayan,insani ve vicdani değerler uğruna 1789 İhtilalini yapan Fransa acaba neyi,neleri düşünerek Ermenileri böyle ahmakça bir siyasetle savunuyor ? Hangi amaçları gözeterek,Anadolu topraklarının binlerce yıllık kültüründe kaybolmuş,erimiş değerlerine hakaret edebiliyor ?


Bu sorulara cevap verebilmeleri için önce kendi tarihleriyle yüzleşmeleri gerekmektedir. Zulüm ve kıyımlarla dolu geçmiş yüzyılı hatırlamak bir yana dursun,üzerlerine bile alınmamaktadırlar.


Pekala. Olaya biz,başka açılardan yaklaşmaya çalışalım. Fransa’nın vahşet tarihine daha sonra tekrar döneceğiz.


Bugünün politik gereklilikleri,siyasi iktidarların verdikleri hükümler üzerinde oldukça etkili olmaktadır. Yapılan siyasetler,çocuk bahçesinde oynanan körebe,saklambaç gibi basit oyunlarda uygulanan stratejilerle eş değerdedir. Konuyu açmaya çalışalım.


2007 yılında Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak. Bu seçim öncesinde artık son kozlar oyun sahnesinde boy gösteriyor. Yapılan araştırmalara göre şuan ki İçişleri Bakanı Sarkozy ile sosyalist partinin adayı Segelone Royal arasındaki oy farkı çok az miktarda ve Royal yarışı önde götürüyor. Bu durumda cumhurbaşkanlığı seçiminin sonucunu ülkedeki beş yüz bin Ermeni vatandaşından oy kullanacak olan iki yüz elli bini belirleyecek. Yani,kaba tabirle,Sarkozy cumhurbaşkanlığı için ermeni atını oyuna sokmuş durumda.


Bu yarışta Sarkozy’nin en büyük kozu ise bir Ermeni. Bu kişi Sarkozy’nin siyasi danışmanlığını yapan ASALA terör örgütünün eski avukatlarından Patrick Deveciyan. Kader karşımıza şovenist bir akıl hastası Ermeniyi çıkarmaktadır. Bu kişi,80’lerde büyükelçilerimizi hunharca katleden ASALA terör örgütünün avukatlığını yapmış ve bu görevini bugün dahi savunan bir kişi. Yani,Türkiye’ye demokrasi dersi vermeye çalışan,her fırsatta Türkiye’yi en aşağılık söylemlerle itham eden kişilerin başında gelen Deveciyan terörist bir örgütün de danışmanlığını yapmıştır. Bizlere,ahlaktan,vicdandan,insan hakları ve demokrasinin ilkelerinden bahseden bu sözde aristokrat beyler bugün,hiç utanmadan kalkıp Ermeni soykırımı safsatasını önümüze koymaya çalışmaktadırlar.


Bugün yapılan oylama öncesinde,ağzından kuduz köpekler gibi salyalar dökerek konuşan Deveciyan,Türkiye’yi kendi hastalıklı beyninde oturttuğu şablona göre değerlendirip,hakaretlerine devam etmiştir.


Şimdi Patrick Deveciyan’ı biraz daha yakından tanıyalım. Deveciyan’ın dedesi Karekin Deveciyan Elazığ doğumlu bir Osmanlı Ermenisi. Deveciyan bir dergiye verdiği röportajda dedesi hakkında o günleri anlatırken şu ifadeleri kullanıyor: "Tahmin ediyorum çok büyük bir hüzün yaşadı. Bunu kimseyle paylaşmadı. Zaten konuşkan biri değildi. Sadece 1915'te bir Türk albay tarafından hayatının kurtarıldığını biliyoruz" diyor.


Dedesi hakkında yorum yaparken,o günlerde Ermeni soykırımı gibi bir hadisenin yaşanmamış olduğunu dedesinin tavırlarından anlayabilmekteyiz. Soykırıma uğrayan bir halkın insanı hiçbir şekilde tepkisiz kalamaz. Ve devam ediyor,dedesinin hayatını bir Türk albayın kurtardığını anlatıyor. Yani,Patrick Deveciyan eğer bugün hayatta ise bunu Türk albayına borçlu. Fakat o,bu minnetini Türkiye’ye vahşi köpekler gibi saldırarak,küfrederek gösteriyor. Bugünün ve bundan sonrasının kuşaklarını bir yalan ile çepeçevreliyor. Deveciyan’ın babası hakkında bir not verelim. Bugünün Deveciyan’ının babası Ronald Deveciyan tam bir Türk aşığı idi. 1920’de burs kazanıp Fransa’ya giden Ronald burada Fransız vatandaşlığını kabül etmiyor. Ancak yurt dışına çıktığında pasaportuna ‘’Türkiye’ye girişi yasaktır.’’ifadesi konuluyor. Ronald bir Türk olduğunu söylüyor ve Fransa’da öldüğünde ölüm kayıtlarına haymatlos olarak geçiyor. Yani vatansız!..


Dedesi,babası Osmanlı ve Türk aşığı olan Patrick aradan geçen 50 yılın ardından,Fransa’da yetişen kuşakların nasıl da yönlendirilmiş olduklarını ve kimliklerinin ellerinden alındığını bizlere gösteriyor. Birinci Dünya Savaşı esnasında emperyalist batı tarafından kandırılan Ermeniler savaş bittiğinde kendilerini satan batıya,bugün yine kanmış durumdalar. Bugün düştükleri sefil durumlarını ise Osmanlı Devleti’ne ve Türkiye’ye bağlayarak tarihlerini bilmediklerini gözler önüne seriyorlar. Öyle ki,tarihlerinin en güzel,en refah günlerini Osmanlı himayesinde geçiren Ermeniler,1850’lere gelindiğinde Osmanlı darphanesine nüfuz edebilen bir konumda idiler. Darphaneye hükmetmek demek,hazine kaynaklarını rahatlıkla kendi tebaalarına aktarabilecekleri anlamına geliyor. Hatta Mustafa Kemal Adana’yı ziyaretinde,çevredeki lüks ve birbirinden güzel evleri sorduğunda;bir tanesinde Ekmekçiyan,bir diğerinde Agopyan vs gibi isimlerin oturduğunu duyunca ‘’Peki nerede bizim Ahmetler Mehmetler’’ demekten kendini alamamıştır!..


Şimdi,aynı gün başımızdan aşağı dökülen bir başka kaynar suyun sebebine gelelim. Ulusal yazarlık kimliğini halkına küfrederek kazanan Orhan Pamuk Nobele layık görüldü. Bu tek kelimeyle rezalettir. Ermeni yasasını tasdiklemek istercesine verilen bir ödül. Orhan Pamuk bu ödülü alırken hangi kıstaslardan geçti acaba. Üstün yazarlık yeteneği ile Türkiye’yi ve Türk halkının o güzelim hayatını,coğrafyasını,insanını anlatarak mı kazandı ? Hayır! Ekmeğini yediği halkına katil,zorba,şerefsiz diyerek aynı yatağa girdiği Ermeni lobilerine hoş görünerek aldı. Ermeni lobisi ve çevreleri Orhan Pamuk’u yüzüstü bırakmadı. Aldığı tatmin karşılığı teşekkürünü gösterdi.


Ahlaksızlığın,vicdansızlığın ülkemizdeki sembolü oluverdi Orhan Pamuk. Deveciyan’la kol kola girip,aynı fotoğrafta bulunup;sonra da ‘’Ben bu ödülü Türkiye’ye aldım’’ diyebilme cesareti! Ben,sokaktaki emekli,ülkenin işçisi,memuru,öğretmeni,üniversitedeki öğrencesi,parklarda yatan ayyaşları seni tanımıyoruz Orhan Pamuk! Sen de bizim adımıza ödül alamazsın yani…


Fransa,aydınlanmayı altın,gümüş kaplama sandıklarda saklıyor. Biz yaptık,biz bulduk diye. Dünyaya ahlak,insan hakları dersi vermeye kalkıyorlar bugün. Kurdukları demir-çelik-kömür birliğine bizleri almamakla tehdit ediyorlar hani. Biz insan haklarını,özgürlüğü,adaleti bilmiyormuşuz! Demokrasinin unsurlarını ve hukuk devleti olmayı,hukuk devleti kurallarına göre yaşayabilmeyi bilmiyormuşuz. Evet diyorum. Biz,sizlerin tarif ettiği demokrasiyi,insan haklarını ve her neyse sızlandığınız,bilmiyoruz. Sizlerin demokrasisini anlatayım.


1830 ile 1962 yıları arası tam 132 yıl boyunca Fransa,Cezayir’i sömürdü,kaynaklarını Avrupa’dan getirdiği kitleler arasında paylaştırdı. Cezayir’in insan hakları,özgürlüğü yok muydu! Cezayir topraklarını sömürürken demokrasiyi,insanlığı hangi çamurlu bataklıklara gömdünüz. 132 yıl boyunca saldırdınız,yıktınız,acımadan tam bir buçuk milyon insanı öldürdünüz. Tam bir milyon beş yüz bin insanın yaşama hakkını elinden aldınız. Temel hak ve özgürlüklerin en büyüğü,en yücesi yaşama hakkını ihlal ettiniz. Bugün ciğerlerinizi yırta yırta iğrenç salyalarınızla haykırdığınız mülkiyet hakkını nasıl ihlal ettiğinizi hatırlayın. 1841-1850 yılları arasında işgal ettiğiniz Cezayir de yüz binlerce hektar toprağı Avrupa’dan gelen göçmenlere verdiniz. 1930’a kadar 23 milyon 450 bin dönüm toprak batının işgaline girmiştir. Bugün,geçmişini Anadolu’nun tükenmez nuruyla oluşturmuş,insanlığa insan olmanın kutsallığını anlatmış bizlere,insanlık dersi vermeye çalışan katillere cevabımız açıktır. Sizi gönül meclislerimizde cezalandırıyoruz. Sizleri ‘yaratanın’ bedenine ait olmamakla ithaf ediyoruz. Sizler,Vahdet-i Vücud felsefesinin veya Yahudi esaslarına göre aynı yolda bir öğreti olan Kabala içerisinde olmayan kavimler olacaksınız.


Bir hikaye vardır. Konu ile yakınlığı açısından anlatalım. Ayı,kendi yolundan gidenlerden yolunu ayırmış. Sonunda bir ejderhanın kucağına düşmüş. Ejderha,ayıya sarılmış. Ayı feryat etmiş. Derken imdadına bir er yetişmiş. Aklının verdiği mucize ile ayıyı kurtarıp,ejderhayı öldürmüş. Ayı,erden gördüğü iyiliğe karşı,kendini adamın yoluna vermiş. Kalkmış adamın peşinden gitmiş. Bir zaman sonra adam hastalanmış. Vefa gösteren ayı,adamı beklemeye başlamış. Adamı ziyarete gelen bir kişi sormuş,’bu hal ne ola’ diye. Adam ejderha hikayesini anlatmış ‘Hiç ayıdan dost olur mu ?’ demiş diğeri. ‘’Ayıya gönül verme’’ demiş. Bunun üzerine ayıyı dost bilen vefasına inanan adam,ziyaretine gelen adamı terslemiş ve adamı evden göndermiş. Adam uykuya dalmış. Ayı da adamın yüzüne konan sinekleri kovalamaya çalışıyormuş. Fakat kovduğu sinekler yeniden adamın yüzüne konuyormuş. Ayı,sineğe kızarak,dağa gidip kocaman bir kaya almış. Eve geldiğinde sineği adamın yüzünde görünce,kocaman kayayı sineği ezmek için adamın yüzüne indirmiş..


Bu hikayeden sonra anlaşılan şudur. Mevlana,’’Ahmağın sevgisi tıpkı ayının sevgisidir;kini sevgidir,sevgisi kin’’ demiştir. Bir ahmak ant içse bile ona inanma,eğri sözlü kişi ondan da döner diye nasihat etmiştir bizlere. Ve biz bugün görüyoruz ki,batının ahmaklarının düzenbazlıkları ortadadır. Bunun yanı sıra muhtemelen ilkokul yıllarında her sabah ‘Türküm,doğruyum..’’ diye ant içen Orhan Pamuk ve onun gibiler de sözlerinden dönmüşlerdir. Ödülünü Türkiye için aldığını belirten Orhan Pamuk’un gösterdiği sevginin,ayının gösterdiği sevgiden farkı yoktur. Biz,ayının vefasına inanmıyoruz ve biliyoruz ki bu sevgi kindir.


Kalbimizle,beynimizle,kelimelerimizle bu ahmakları bizler ezeceğiz. Bugün,içimizdeki ve dışımızdaki ahmaklara karşı yürekten gelerek,daha çok inanarak haykıralım..


‘’Türküm,doğruyum,çalışkanım…



Yusuf Gürer

0 yorum: