07 Nisan 2007 Cumartesi

Dünya'da yeni soğuk savaş dengesi ve Türkiye

DÜNYA’DA YENİ SOĞUK SAVAŞ DENGESİ VE TÜRKİYE

8 Aralık 1991 yılında Belarus’un başkenti Minsk’te SSCB’nin beklenmedik bir şekilde ani yıkılışı sadece doğu bloğunda değil bütün Dünya’da yeni ve önemli sonuçlar ortaya çıkarmıştı. Artık kutup yoktu dolayısıyla farklı siyasi ve ekonomik sistemde… 1990’lı yıllara bu şekilde giren dünya siyasi alanda serbest ekonominin siyasi alanda ise demokrasinin zaferini benimsemişti. Bu özellik hiç kuşkusuz ki Batı’ya kendi hegemonyasını kurma olanağı sağladığı gibi tek güç kalan ABD’ye hem Ortadoğu’da tek hâkim güç hem de eski doğu kutbunda kalan Orta Asya, Kafkasya ve Doğu Avrupa’ya ulaşma fırsatı sağlamıştı. Artık Dünya ölçeğinde yaygınlaşan ve bütün toplumları tek bir kültür, ekonomi ve siyasi sistem ekseninde Batı’nın kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeyi hedeflediği küreselleşme kavramı ile uluslararası ilişkilerde bu yeni dönem daha iyi kavranmaya başlanmıştı. Hiç kuşkusuz ki Batı kendi ürettiği bu kavram ile etnik milliyetçiği kullanarak ulus devlet yapısını tekrar şekillendirmeyi planlarken kültürel ve ekonomik politikalarıyla da hegemonyasını güçlendirmeye çalışıyordu. Yeltsin dönemi Rusya sı da bu dönemden nasibini alıyor ve her alanda Batı’ya bağımlı hale geldikçe yeni büyük sorunlarla karşı karşıya kalıyordu. Çin ise daha yeni ayağa kalkıyordu. Bu dönemin en ilginç özelliklerinden biri ise AB’nin ABD’den bağımsız politikalar geliştirmeye çalışmasıydı Fakat bu hedefiyle küresel güç olmaya çalışan AB daha 1991 yılındaki Körfez savaşı ile Ortadoğu dışında kalınca bu hedefinden sapmaya başlamış, günümüzde ise askeri ve ekonomik alanda ABD’nin gerisinde kalınca ABD’den bağımsız küresel güç olma özelliğini yitirmiştir.1990’lı yıllar ABD’nin tek güç olma özeliği doğrultusunda şekillenirken 2000’li yıllarda yeni soğuk savaş dengesinin yakalanacağını hiç kuşkusuz ki birçok kişi fark etmemişti. Artık ABD için 21. yüzyılda iki seçenek bulunmaktadır: Ya süper güç olmak ya da bu önderliğini-en azından- başka güçlerle paylaşmaya razı olmak. Evet, biz günlük yaşantımızda bu gerçeği fark etmek durumunda değildik(burada devletimizi ve ilgili uzmanları tasnif ediyorum) ama ABD bunun hiç kuşkusuz ki bilincindeydi. Yeni teori ise belliydi: Avrasya’ya hâkim olan Dünya’ya, Mars’a hâkim olan ise evrene hâkim olur. İlk bakışta bize komik gelen bu söz bir slogan değil yeni uluslararası ilişkiler politikalarının temelidir. ABD artık karşısında ortaya çıkmaya hazırlanan ve Rusya, Çin ile Hindistan’dan oluşan yeni gücü engellemek ile AB’yi tamamen kendisine bağlamak için güce dayalı ve önleyişi vuruş adı verilen yeni bir doktrin doğrultusunda hareket etme kararı almıştı. Bu doktrin doğrultusunda ABD’nin geleceği de belli olacaktı.11 Eylül 2002 tarihi ile ünlü ikiz kule saldırıları ile ABD bu hedefini gerçekleştirmek için düğmeye basmıştı. Hepimizin münferit bir uçak kazası olarak değerlendiği bu durum Dünya egemenliği için yapılmıştı hiç kuşkusuz ki. Bu saldırı doğrultusunda düşmanı yok etmek ve radikal İslamcı akımın güçlenmesini önlemek için Afganistan’a savaş açan ABD’nin bu ülkeyle ilgili başka hesapları vardı tabii ki. Afganistan’a hâkim olması durumunda hem Rusya’yı, İran’ı ve Çin’i daha yakından denetleyebilecek hem de Orta Asya’nın zengin enerji kaynaklarına daha rahat ulaşabilecekti. Bununla birlikte radikal İslamcıları yok edeceğim sözüyle ABD yeni düşmanını da belirlemişti: İslam. ABD için sadece Afganistan’a hâkim olmak egemenliğini sürdürmeye yetmeyecekti. Bu olayın hemen ardından Irak’a Mart 2003 yılında düzenlenen operasyon artık ABD’nin Ortadoğu ve Avrasya’da olduğu gerçeğini de tescil ediyordu. Irak’a hâkim olan ABD sadece zengin petrol kaynaklarına sahip olmayacak aynı zamanda bu pazarı Irak pazarına tek başına hâkim olacaktı. Kuzey Irak ABD’nin bu ülkede en stratejik yeri olması tabii ki artık izlenen bu politikaların ülkemiz güvenliği açsından da önemli sorunlar ortaya çıkarıyordu. Kuzey Irak üzerinden çizilen bir hat ile ABD Kızıldeniz’den Hazar’a kadar olan bölgede de etkili olabilecektir. Kuzey Irak’ın diğer bölgelere göre en azından şu anda daha güvenli olması da bu bölgenin değerini arttırmaktadır. Bu bölgede oluşturulmaya çalışılan sözde Kürt devleti ile bu hedeflere ulaşılmak istenmektedir. Bugün Irak’ın daha çok Bağdat ve çevresinde gelişen olaylar ise ABD’nin hedefini de tamamen saptırmamaktır çünkü burada karışıklık olması en azından başka güçlerin Irak’a ulaşmamasını sağlamaktadır. Afganistan ve Irak’ egemenliğini perçinleştirmek için ABD son dönemde ise yine küresel alandaki mücadele için Kendisine biz de çok yankı uyandırmasa da Somali’yi hedef seçmiştir. Bu ülke de el kaide varlığını yok etmek isteyen ABD’nin gerçek amacı Afrika petrollerinin çıkarımında ve taşımacılığında Çin gibi diğer aktörlerin bulunmamasını sağlamaktır. Gündemimizde sık sık yer alan bir haberi hepimiz az ya da çok bilmekteyiz: ABD’nin İran’a saldırı planları. İran ABD’nin küresel güç mücadelesinde atlama tahtası konumundadır. Yani İran eşini aşamayan ABD stratejik ve ekonomik olarak önümüzdeki 20 25 yıl zarfında zayıflamaya başlayacaktır. İran’a hâkim olan ABD ise hem Hazar’ı ve Rusya’nın güneyini hem de Orta Asya’daki zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarını daha kolay denetleyebilecektir. Tabii ki İran’ın da sahneden çekilmesine neden olacak bu durum ABD’yi daha da güçlendirecektir. Ortadoğu’da güçlenecek egemenlik ise bu durumun diğer önemli sonucu olacaktır(Bu gün Ortadoğu’da ABD İran mücadelesi vardır).Riga’da Haziran 2006’ta gerçekleştirilen NATO toplantısı ile ABD NATO’nun etkisini doğu’ya doğru genişletme hedefini ortaya koymuştur. Bu hedef ise ABD’nin NATO aracılığı ile Asya ve Pasifik’te tek güç olmayı hedeflemektedir. İşte NATO toplantısını bir yana bırakırsak ABD’nin Ortadoğu ve Avrasya’da gerçekleştirdiği önleyici vuruş doktrinin şekillendirdiği bir proje ortaya çıkmaktadır: GOP yani genişletilmiş Ortadoğu projesi. ABD’nin İran’a girmeden gerçekleştirdiği iki operasyonda da hedeflerine ulaşmaması küresel güç olarak yoluna devam edip etmeyeceği ikilemi karşısında Dünya’yı yeniden şekillendirme gücüne sahip bir oluşum göze çarpmaktadır: ŞİÖ yani Şanghay işbirliği örgütü. 1997 yılında kurulan bu örgütün temel hedefleri üye ülkeler arasında ekonomik ve siyasi ile askeri işbirliğini sağlamak sınır anlaşmazlıklarını çözmek radikal akımların Avrasya’da güçlenmesini engellemek ve tabii ki bölgenin Batı egemenliğine geçmesini engellemektir. Rusya, Çin, Hindistan ile bazı Orta Asya ülkelerinden oluşan bu birlik her geçen gün siyasi ekonomik ve askeri alanda etkisini dahası güçlü bir şekilde hissettirmektedir. Putin sonrası Rusya’nın ulusal ekonomik politikaları çerçevesinde doğal gaz üretimini tek elde toplaması ile gerek ekonomik alanda (hatırladığım kadarıyla 2005 yılında bütçesi 150 milyar dolar fazla vermişti) gerekse siyasi alanda(Avrupa’yı kendisine bağımlı kılması) güçlenmesi aynı zamanda askeri reformlar ile askeri teknolojisini geliştirmesi yine aynı zamanda Orta Asya enerji kaynakları üzerinde en etkili ülke olması ve teknolojik altyapısı ile hızlı bir şekilde güçlenmesi; Çin’in içine kapalı ve tarım toplumundan bilgiye ve rekabete dayalı şehirleşen toplum yapısına geçmesi ve bugün sadece sanayi alanında değil mali alanda da güçlenmesi bu iki devletle birlikte Hindistan’ın özellikle teknoloji alanı başta olmak üzere ekonomi de hızlı yükselişi Dünya’da 1990’lı yılların tek kutuplu dünyasının sona ermeye başladığını göstermektedir. Artık yeni Dünya stratejisinde yeni güç dengeleri bellidir: ABD önderliğinde Batı ; Rusya, Çin ile Hindistan(bir çok uzmana göre dünyanın gelecekteki süper gücü) ile gelecekte Kazakistan’ın Güney Kore’nin eğer siyasi varlığı devam eder ve kendi içinde reformlar yapıp kendi komplekslerinden kurtulursa İran'ın ve bölge içinde yer alan devletlerin bulunacağı ŞİÖ örgütü altında Avrasya ve Asya Pasifik devletleri.Bugün artık stratejik kurgulamaların ve devletler arası ilişkilerin son derece karmaşıklaştığı ve zaman zaman yaşam sahası mücadelelerinin son derece hassa bir noktaya oturduğu,enerjinin ağırlık merkezini oluşturduğu bu dönemde ülkemiz soğuk savaş psikolojisinden kurtulmalıdır.Artık Türk dış politikası soğuk savaş dönemindeki sekreterlik yapma görevinin bittiğini yeni stratejik ve jeopolitik ortamda Türkiye dış politikasını bir kez daha gözden geçirmeli,sadece kısa dönemli çıkarlara yönelik değil uzmanların da görüşlerine de dayanılarak denge politikası çerçevesinde Avrasya’da oluşturulan ŞİÖ gerçeğini de göz önüne almalıdır.


Mehmet Deniz Karakışla

3 yorum:

Yusuf Gürer dedi ki...

Bugünün siyasi haritası somut bir perspektif içerisinde anlatılmış.
20.yy'da planladıkları hesaplarını tarih mezarlığına atan;atmak zorunda kalan güç odaklarının,sanılanın aksine,boş durmayacakları malumdur.

II.Dünya Savaşı'nı halkına benimsetmek üzere Pearl Harbor'ı düzenleyenler;bu yüzyılın başında 11 Eylül saldırılarını sıraya koyarak,politikalarına meşruluk kazandırmaya çalışmışlardır! Bu sayede düşman da belirlenmiştir. Deniz'in de izah ettiği üzere düşmanın rengi 'kırmızı'dan 'yeşil'e dönmüştür.

Son bir kelam olarak;biz bu toprakların ayrılmaz bütünlüğüyle kutsandık;biz bu topraklarda savaşlarla,bombalarla,füzelerle,siyasetlerle parçalanamayacak bir kültürün şerbetlerini kaynattık!
İster BOP olsun ister GOP veya ne bilim ne... Onaların dünya konjonktürüne yön verme çabalarını,sineğin 'gemi kaptanlığı'yapmasıyla bir tutuyoruz!

galip varoğlu dedi ki...

Deniz’i yazdığı yazı ve belirttiği güzel noktalardan dolayı tebrik ediyorum. Genel bir yazı ile gene ufkumuzu açmakta. Aslında bizler şahsi çabalarımız dışında gerek ulusal gerekte küresel medyanın sayesinde sadece istenilen bilgilere ulaşmaktayız maalesef. Ya da şöyle açayım; medya patronlarının –aslında onların birer aracı olduklarını hepimiz iyi biliyoruz- dayatmasıyla bilmemiz istenen bilgiler bizlere sunuluyor. Tabii bu bilgiler kitaplar, filmler ve kültür ile destekleniyor. Bu bilmemiz gereken bilgilerde bizi kör cahil konumuna düşürüyor. amerika’nın üst güç olduğu Doğu’nun kötü olduğu gibi… İşte bu noktada deniz gibi değerli insanların yazdıkları yazılar önem kazanıyor. Deniz senden ricam ŞİO hakkında daha kapsamlı bilgiler vermen olacaktır. Nasıl büyümekteler nelere sahipler ve Türkiye bu örgütün neresinde yer alabilir –yer alabilir mi?-Bunun dışında cümle yapına biraz daha dikkat edersen okuyucular için daha rahat olacaktır. Tekrar eline ve düşüncelerine sağlık…

M. Akif Memmi dedi ki...

Dünyada çeşitli kutuplaşmalar, guruplaşmalar devam edecek ve oluşacak özellikle şu an dünyanın jandarmasıyım diyen ABD karşısında alternatifler iyidir özellikle gelişmekte olan ülkeler için(özellikle Türkiye) denge politikası uygulama rekabetten faydalanma imkanı getirir ama yeni oluşucak ülke birlikleri ki birtanesi SİO ABD-Ab ikilisini aratacak durumda olmamalıdır yani demek istediğim gelen gideni aratmamalıdır. Maalesef şuan ki Rusya ve İran bu konuda beni öellikle korkutmakta sürekli gerilime dayalı bir politika izlemektedir. Burdan ABD yanlısı olduğum çıkarılmasın ama yukarıda belittiğim gibi daha barışcıl akılcıl çözümler getirilmelidir ve artık mümkünse gelişmiş ülkeler arasında kim liderliği alacak değil birlik kurup Afrika'da sadece su ekmek bulamayışlarından dolayı ölen insanlara nasıl yardım ederiz anlayışı yerleşmelidir.