Gündem Yazısı-2: “geldikleri gibi…”
İstanbul yine yorgun. Bezgince bakıyor boğazdan bizlere;öğlen vakti,gündüz maviliğinde. İstanbul bir başlangıç noktası olduğu için;bir bilge,aile babası olduğu için sıkıntılı. Bütün yük İstanbul’un çınarlaşmış omuzlarında yine. Konuşmaya çalışıyorum İstanbul’la. Geçen sefer anlattıklarıyla en fazla birkaç gün yetinebildim çünkü! Gün be gün değişiyor: boğazın üzerinden nehir nehir akan bulutlar;dalgasına kafasını yaslayan balıklar,akıntısında gürültülü dolaşan yük gemileri,yolcu vapurları v.s…
Bir öğlen vakti yakalıyorum bu kez İstanbul’u. Konuşmaya hevesli;hatta dertli demek çok daha yerinde! Mavi-beyaz bulutlar saygılı ve çekingen: başları önde,el pençe divan,sırayla selamlıyorlar bu bilge efendiyi…
Gündemi konuşmak için,biraz da olsa İstanbul’un dingin,tecrübe dolu güzelliğine;iç açıcı,Allah vergisi zarifliğine uğramak gerekiyor! Bir nevi iç rahatlaması! Herkesin kendine göre ‘ruh gevşetici’ yöntemleri vardır muhakkak. Bu da o tür bir yöntem olsun,diyelim…
Şurası bir gerçek ki;önümüzdeki birkaç ay boyunca Türkiye gündemi kolay kolay rahatlayamayacak. ‘Seçimler yılı’ başta hükümetin iç ve dış politikalarını,sonrasında medyanın ‘haber’ anlayışını tamamıyla değiştirdi. Hükümet “2007 yılı Bütçe Tahminleri” ile belli etmeye başladığı ‘duraksama politikalarına’ bugün de devam etmektedir. Şöyle ki;yıl sonu için %5 civarında ön görülen enflasyon oranları,bugün %10 civarında seyretmektedir. Dolar kuru üzerindeki oynamalarla (yıl sonu için 1.50 YTL civarında öngörülüp,yakınlarda 1.45 YTL dolaylarına revize edilen yıl sonu hedefi ile) kişi başı gelirin arttığı söylenmektedir. Oysa bu artış sadece kağıt üzerinde meydana gelmekte,halkın cebine yansımamaktadır. Bu ekonomik göstergeler,bizlere sağlıklı bir ‘seçim yılı’ geçirmediğimizi göstermektedir.
Siyasal gündemimiz ‘Cumhur reisliği seçimleri’. Öncelikle konuya çok farklı bir bakış açısıyla yaklaşmak istiyorum: İstanbul’da AKP’li belediyelerin,belediye sınırlarında tüm noktalarda ‘bez afişlerle’ propaganda çabaları gözden kaçmıyor! Bu çabaların ne denli gereksiz olduğunu anlatmayacağım;fakat en azından,inandırıcılık boyutunda belediyelerin ‘saygınlık’ yitireceklerini söylemeden edemeyeceğim. Bu bez afişlerdeki ibarelerden biri:
“Görev aşkınıza çok teşekkürler başbakanımız!...” buna başbakanın karşılık olarak düşündüğü bez afiş:
“Yapacak çok işimiz var!...”
Şimdi oynanan bu ‘hükümet-belediye tiyatrosu’nun inandırıcılığı sıfır! Nedeni çok basit: başbakan bir yıl evvelinden aday olmayacağını söylemiş olsaydı,çok inandırıcı olurdu ve bu serenatların bir getirisi de olabilirdi. Fakat son güne kadar aday olmak isteyip,son gün karar değiştirdikten sonra;bunu siyasi bir koza dönüştürmeye çalışmak ‘ahlak’ sınırlarını zorlamaktadır! Ayrıca belediyelerin görev sahasına girmeyen bir şeydir ‘siyasi propaganda yapmak’. Belediyeler,kanunla belirlenmiş görevlerini,en iyi şekilde yerine getirmek mecburiyetindedirler. Yerel yönetimlerin kuruluş amaçları,halkın varolan sorunlarını bir an evvel halletmeye çalışmaktır. Bu noktada merkezi yönetimlerin böyle ayrı yönetimlere ihtiyaç duyma nedeni;halkın ‘sağlıklı hizmete’ -belediyeler aracılığıyla- ‘bir an evvel’ ulaşmasıdır.
Asıl konumuza geri dönelim. Cumhurbaşkanlığı seçimleri süreci;bile isteye bu duruma taşınmıştır! ‘Kaostan düzen yaratmak’ felsefesini akıllara getiren bir süreç yaşıyoruz bugün! Yani,Türkiye’nin içeride sessiz,sakin,demokratik bir yönetimle idare olunması mümkün olmuyor. Siyasal süreçlerin var olmadığı dönemlerde,iç piyasa dalgalanmaları;büyük yankı uyandıran cinayetler;sosyal hayatı ‘sıkıştırıp’ küçültme çabaları hız kesmeden devam ediyor! Böyle bir ortamda -cumhurbaşkanlığı seçiminde- bu fırsatı kaçırmak istemeyenler bugün başarılı olmuşlardır! Bu sürecin -kimileri tarafından ‘kriz’ diye nitelendiriyor- kimler tarafından yaratıldığı,farklı siyasi görüşlere sahip olanlar tarafından,yine farklı görüşlerle dile getiriliyor.
Henüz bu süreçten çıkılmadan suçlu arayışları hız kazanmış durumda: Bir kesime göre iktidar,bir kesime göre muhalefet! Medyada süregelen;uzlaşma isteyen muhalefetle,‘ben bilirim’ diyen iktidarın çekişmeleri bizi ilgilendirmiyor! Genelkurmay başkanın hatırlattığı bir tanıma göre ‘Başkomutan’ın;bizlerin reisi olarak düşünüldüğünde ‘Cumhur reisi’nin seçimi siyasal güç sağlamak isteyenler arasında bir kavga konusu olarak tartışılmamalıdır! Mahalle kavgalarında bile bir zaman sonra,enerjilerini boşaltan mahalle sakinleri;sakince tartışırlar ve konuyu çözüme bağlarlar! Oysa devletin hükümetiyle iktidarı ‘meclisimizi’ bir oyun parkı,kavga pisti,sorun yaratan bir mekan haline getirdiler! Bu sürecin sorumlularını ilan etmek ise halkın takdiri olmalıdır: hükümet ve muhalefet!...
Bugün televizyonlar önünde birbirlerine ağız dolusu hakaret eden,hizmet/mal/bağımsız iç ve dış politika üretmeksizin;laf cambazlıklarıyla oy toplamaya çalışan parti temsilcilerinin tek ortak noktaları ise ‘bir medya patronunun’ kızının düğünü!.. Gelin kaynana yarışmalarında kameralar önünde kavga edip,kamera arkasında kucak kucağa oturan o insanlardan bir farkları yok sanırım,ülkemizin siyasi tabanının! Gündüz kuşağında siyasi manevra çıkışlı laf kavgaları;akşam karanlığı çökünce de medya patronun ‘ocağı’!..
Bir ülkede muhalefet ile iktidarın ortak noktası halkın şefkatli yüreği olmalıdır. İşçinin alın teri,esnafın kültürü,öğrencinin örneği olmalıdır bu ortak nokta! Bu ortak nokta halkının mutluluğu,tam bağımsızlığı,ekonomik özgürlüğü,aldatılmamış olduğunun vicdani rahatlığı olmalıdır! Bir medya patronunun yanı başında olmak,el pençe divan,süt dökmek…Havsalımızın almadığı şeyler bunlar! Bu medya patronu gazetelerinde,halkı görmeyen,işsizliği yazmayan,Anadolu kültürünü öğrenmeyen/öğretmeyen birisi! Devletin parasıyla yatırım yapıp,verginin yüzde birini ödeyerek vergi rekortmeni olan;şirketleriyle tekeller oluşturup fiyat belirleyen bir medya patronu;bizden birisi olamayacağı için,siyasetin ortak noktası da olmamalıdır!
Kimi çevrelerin ‘kriz’ olarak nitelemesine yol açan bir diğer ‘ağır’ gündem maddesi ise Genelkurmayın açıklaması! Bu açıklamayı muhtıra olarak nitelendirmek;biraz abartılı bir yorum olur. Bu açıklamadan/bildiriden en çok rahatız olan kesim ‘hükümet ile basiretsiz muhalefet partilerinin oluşturduğu’;siyaset hayatımızın geniş bir tabanı! Peki neden rahatsız oldular?
Öncelikle şunu söylemekte fayda var. Askerin;devletin yürütme,yasama ve yargı organlarına müdahalede bulunması ve yönlendirmesi gibi davranışlar;bizim kabul ettiğimiz demokrasi anlayışıyla bağdaşmaz! En güzel örneği ise: Mustafa Kemal Atatürk,mecliste asker kökenli milletvekillerinin bulunmasını doğal karşılamamıştır. Bu milletvekillerinin askeri güçlerini mecliste,siyasi güçlerini orduda kullanmalarının önüne geçmek üzere “ya askerlik,ya milletvekilliği” diyerek,arkadaşlarına bir seçim yapmaları yönünde yol göstermiştir!
Müdahale/muhtıra/darbe vs.. sözlerini bugün yeniden değerlendirmek gerekiyor. 1960 ve 1980 yıllarında ordunun yaptığı müdahaleler “yerli müdahaleler” olarak gösterilemez! Bu nokta önemli. Bugün Genelkurmay başkanın ‘açıkça ve kalın harflerle’ Kuzey Irak’a yönelik operasyon söylemlerinin altında,küresel tek güç olma arzusu peşindeki ABD’ye açık bir uyarı yatmaktadır. Bu durumun bölgede Barzani’yi ve Türkiye’deki Barzani yandaşlarını rahatsız etmesi doğaldır! Türkiye’de rahatsızlık belirtileri gösteren hükümet ve muhalefet kanadının ABD’yi küstürmemek gibi bir anlayış beslediklerini düşünebiliriz!
Başbakan’ın,ABD’nin ‘Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Projesi’nin eş başkanıyım’ söylemiyle;bu projenin haritalanmış halini bir araya getirerek düşündüğümüzde ortaya çıkan sonuca bakalım! Haritayı az çok tv ekranlarından görmüşüzdür,diye düşünüyorum:
“Bu haritada açıkça ve ‘küstahça’ Diyarbakır merkezli bir Kürt Devletinin varlığı söz konusudur! Ayrıca Ortadoğu’daki devletler parça parça,sınırların cetvellerle çizildiği aşikar…”
Böyle bir görev sahibi olduğunu açıklayan (özellikle saklamaması ve üzerine basa basa bir toplantıda dile getirmesi tarif-i gayri kabil bir durum!) bir başbakan,onun bu açıklamasını görmeyen muhalefet… Şimdi,bu durumda bu iki siyasal yapının aynı tarafta olduğunu söylemek yanlış mıdır acaba! ‘Ortak noktalarının’ aynı olduğunu söylemek çok mu abartılıdır! ‘Bir medya patronu’nun kızının düğününde buluşmalarını çokça da yadırgamamak gerekir heralde! Veya şöyle söylemek de mümkün: bu medya patronunu,ABD’nin bölgedeki projesini ve sahip olduğumuz siyaset erkanını aynı fotoğraf karesinde düşünmek,ateşli bir uyku nöbeti midir acaba!... Ya da gerçeğin portresi mi…
Peki hal bu iken;Genelkurmay’ın yaptığı açıklamaların belirli kesitlerini okuyarak “…muhtıradır,darbedir,kriz olabilir!.. ” gibi söylemlere başvurmak akıl karı mıdır! Bu açıklamalardan,peş peşe yapılan geniş katılımlı ‘halk mitinglerinden’,memleket dahilinde meydana gelen ‘sivil bir uyanış’tan rahatsızlık duymanın nasıl bir açıklaması olabilir. 60 ve 80 yıllarındaki askeri müdahalelerin “yerli” olmadığını az önce söylemiştim! Bunlar artık bilinen gerçeklerdir. Özellikle 1980 darbesi sistemli dış kaynaklı bir müdahaledir! Ardından ortaya çıkartılan Özal projesi gibi… Daha önceki askeri yönetimlerin düşünceleri ile bugünkü ordunun arasında birtakım farklılıkları görmek gerekir. Bugün Genelkurmayın küresel ve bölgesel tehlikelere karşı takındığı tavırlar çok ciddi derecede ‘etkin politiklar’ı akla getirmektedir.
Bundan sonrasında ortaya çıkacak gelişmeleri,televizyon kanallarının dayattığı/dikte ettiği bir şekilde içselleştirmemeye gayret göstermek lazım gelen bir tedbir! Aynı zamanlarda ortaya çıkan olayları görmeli ve bu ayrı olayları -‘yap-boz’ resmin parçalarını birleştirir gibi- bir araya getirmeliyiz: (iktidar-muhalefet-medya-abd!)
Öyle ki,bu parçalar birleştiğinde ortaya çıkan resim,mevcut siyaset erkanının ‘belirli ve aynı zamanda büyük’ kesiminin tasfiyesi anlamına gelecektir…
Sözün bittiği yerde İstanbul anlatacaklarını başka bir zaman için saklıyor;inci parlaklığında,metal soğukluğu gözlerini kapatmadan önce…
İstanbul,dalgasına aldığı balıkları bir yerden başka bir yere taşıyor. Babacan ifadesi hep aynı yerinde duruyor.. Şehir vapurları bir o yana,bir bu yana sallanıyor mavi-gri boğazda… Ve bir ses çok uzaklardan: o işgal yıllarından;is karanlığı gökyüzü,az önce ötmüş bir iki martı,Şirket-i Hayriye vapurlarının acı iniltileri ve o ses: -“…geldikleri gibi giderler!...” ince bir müzik tınısı gibi duyuluyor bu ses ve kayboluyor. İstanbul’un kulağına fısıldandı belki,bunca sıkıntı arasında,moral olsun diye…
Yusuf Gürer
6 yorum:
öncelikle "muhtıra" olayına değinmek istiyorum. muhtıra demenin bu açıklama için ağır olacağını aktarmışsın ama bu gayet açık bir şekilde muhtıra söylemidir. erişebilirsem daha önce yapılan muhtıra kaynaklarına da
bakıp bir karşılaştırmayı buraya ekleyebilirim. peki tdk ne diyor?
1 . Herhangi bir şeyi hatırlatmak, uyarmak amacıyla yazılan yazı.
2 . Bir devletin başka bir devlete politik sorunlarla ilgili olarak yolladığı uyarı yazısı, diplomatik nota.
3 . Andıç.
4 . Günlük.
yani yapılan açıklamanın belli bir kısmı değil tamamı bu kavrama uymakta. burada ben yüce meclis içinde olan ama onun kadar değerli olmayan insanları
yada destekçiklerini savunmuyorum ama kavramları da karıştırmamamız gerekir.
bunun dışında doğan medya grubunun ne olduğu veya neye hizmet ettiği bellidir -emin çölaşan,can dündar,taha akyol gibi yazarlarda sütten çıkmış ak kaşık değiller- ki yusuf bunu güzelce açıklamış. yazısı için yusuf'a teşekkürler...
Yorumlar için teşekkür ederim öncelikle.
Muhtıra konusunda asıl önemli olanın;koparılan 'demokrasi gitti gidiyor' feryatları olduğuna dikkati çekmek istedim.
ülkemizde kabul şudur ve belki de önceki tecrübelere dayanarak haklılık payı olabilir: "öcü gibi bakılan;içeriğinin hiç bir özelliği yokmuş gibi görülen" önyargısal tepkilerle tanımlanan bir kavramdır muhtıra... Bu tanımlama,sözlük anlamının dışında,ezbere dayalı bir yaklaşımı açıklar. Yazının genelinde söylemeye çabaladığım gibi,bugünkü haliyle,o anladığımız muhtıralardan değildir!
Yoksa ordunun gayri meşru bir güç gösterisi yaparak,milletin var ettiği kurumlara bodoslama el koymasına karşıyım!
Bir de;Türkçe kelimeler kullanma konusundaki eleştriyi gerçekten anlayamadım: eğer somut örnekler ile bu ricanızı desteklersiniz mutlu olurum.
Türkçe'nin güzel kullanılması, üzerinde hassasiyetle durduğum bir konudur. Bu konuda imece tüzüğünde de bir madde bulunmaktadır!
Bütün yorumlara içten teşekkür ederim.
Ülkemizde daha önce yapılan darbelerdeki muhtıralardaki söylemler bile bu sefer ki kadar sert ve direk uyarıcı olmamış bildiğim kadarıyla.
Bir şeye daha dikkat çekmek istiyorum:Evet demokrasiyle bağdaşmaz; ancak bizim ülkemizde askerin bu kadar çok söz sahibi olmasının nedeni bu memleketi askerlerin kurmuş olmasıdır. Dolayısıyla bir terslik gördüklerinde siyasete karışıp karışmama noktasını düşünmeden uyarılarını yayınlıyorlar.
Tekelleşen medyaya gelince, artık sadece beynimizi uyuşturduğunu düşünüyorum belli kanalların ve yayın organlarının, daha ne söylenebilir ki... İşin acısı rekabet edebilecekleri seçenek yok, var olanları da satın alıp tek güç oluyorlar, gittikçe daha zararlı oluyorlar.
Bir de ricam, lütfen anlamayı kolaylaştırmak açısından yazılarda daha Türkçe kelimeler kullanmaya dikkat edelim, şimdiden teşekkür ederim.
Yusuf'a belediyelerin görevleri konusunda sonuna kadar katılıyorum abuk subuk afiş asmak değildir belediyenin görevi ama aynı zihniyette ki belediyenin (İBB) karşıt görüşte olmasına rağmen Çağlayan mitinginden sonra ücretsiz otobüs seferleri yaptığını unutmamak gerekir.
Yusuf'un muhtıra olduğuna inanması için heralde darağaçlarının kurulması sokağa çıkma yasağının ilan edilmesi tankların yürümesi gerekiyor. Bu açıkca askerin siyasete müdahil olması demektir ayrıca askerin hiçte Yusufun hassasiyetleriyle bu açıklamayı yaptığını sanmıyorum klasik "laiklik elden gidiyor" açıklamasıdır öyle olmasa Anayasa Mahkemesi karar arifesinde olurmuyudu gece yarısı!!
"Havsalımızın almadığı..., ...basiretsiz..., ...operasyon..., ...siyaset erkanını..., ...halk mitinglerinden..., ...büyük’ kesiminin tasfiyesi özellikle saklamaması ve üzerine basa basa bir toplantıda dile getirmesi tarif-i gayri kabil bir durum!"
Daha Türkçe sözcükler kullanalım derken kastettiğim bu tip kullanımlardı. Ancak bu sadece senin yazın için yazılmış bir eleştri değildi Yusuf, bütün yazarlar içindi. Ayrıca bazı sözcükler çok yaygın olarak kullanılıyor; "siyaset erkanı, operasyon, miting" sözcükleri gibi. Sanırım kanıksadığımız için fark etmiyoruz, ben sadece dikkat çekmek istedim. "tarif-i gayri" ifadesini ben hala anlayamadım örneğin. Onun dışında yazılarında Türkçe sözcük kullanmaya zaten dikkat ettiğin ve bunun için uğraştığın okurken hemen fark ediliyor, ben eleştriyi yazdıktan sonra hemen bana geri dönmüş olman da bunun bir göstergesi zaten. Şehir dışında olduğum için yeni okuyabildim, şimdi cevap yazıyorum. Anlayışın için teşekkürler.
Gündemin karmaşıklığı,belirsizliklerin katlanılamaz hale gelmesi,şaşkın ve ne yapacağını ne olacağını kestiremeden bakakalan insanlar,...
Bunları düşününce umutsuzluğa düşmemek mümkün değil;ancak bunların yanısıra güven duygumuzu ortadan kaldırmaya çalışan, hayata
bakış açımızı değiştirmeye çalışan, en kötüsü de sahip olduğumuz değerleri bile yok etmek isteyen kişilere göz dağı vermenin neresinde
yanlışlık var ben henüz anlamış değilim.Yusuf arkadaşıma bu konuda kesinlikle katılıyorum Genelkurmay'ın açıklamasını muhtıra olarak nitelendirmek
yerinde olmaz bence de.
Yorum Gönder