04 Mayıs 2007 Cuma

Türkiye’nin Borçlanma Siyaseti

“Borçlanma” ifadesi bizim toplumumuzun hiç de yabancılık çekmediği bir kavramdır. Bir tümce neyi anlatmaya çalışırsa çalışsın; içinde “borç” ve “Türkiye” kelimeleri varsa, toplumumuzda hangi bireye sorarsanız sorun, bu tümcede kesinlikle “IMF” ifadesinin de olduğunu iddia edeceklerdir. Çünkü ancak bu şekilde tümcenin anlam bütünlüğünün sağlanacağını düşünürler. Kanımca işte asıl sorun da burada tezahür ediyor. Toplumumuzdaki her bir birey borçlanma deyince direk olarak “dış borçlanma” olarak algılıyor. Yani kısaca “IMF”. Toplumumuz gelen siyasal iktidarları IMF’ye ödediği borç üzerinden değerlendiriyor; fakat hiçbir bireyin aklına “iç borçlanma” diye bir ifade gelmez. Yani Türkiye’de halkın gözünde devlet borçlanmasının belirli bir sınıflaması yoktur, herkes devletin tek borcunun “dış borç” olacağı görüşünde. Bundan dolayı sayısal örneklere başvurmanın yarar getireceğini düşünüyorum.

1980’de Türkiye’de toplam devlet borçlarının;

% 72’si dış borç, % 28’i ise iç borçtu.

2003 yılı sonuna geldiğimizde;

%40 dış borç, % 60 ise iç borç olarak gözüküyor.1

Demek oluyor ki devlet iç borçlanmayı arttırarak dış borçlanmayı ödeme sürecine girmiştir; ama gelen siyasal iktidarlar ,topluma pembe bir tablo göstermek amacıyla, hep dış borç miktarındaki azalmaya işaret etmişlerdir;ama şu da unutulmamalıdır ki: 1980’de ulusal gelirimizin % 38’i düzeyinde olan toplam devlet borç yükü, 2003 yılının sonunda % 80 düzeyine gelmiştir.

David Hume’un Bakış Açısıyla Baktığımızda Türkiye’deki borçlanmanın durumu:

Ünlü İskoçyalı filozof David Hume (1711-1776), “Devlet Borçları (Kredileri) Üstüne” (Of Public Credit) adlı denemesinde artan devlet borçlarının olumsuz etkisine dikkat çekmiştir, Hume’a göre: “Devlet borçlarındaki artış enflasyonist bir baskı oluşturur; devlet borçlarının faiz yükü, vergilerin de yükseltilmesini zorunlu kılarken, rantiye sınıfa yönelen transfer ödemelerini arttırır ve böylelikle rantiye sınıfın büyümesine ve üretken sınıfın küçülmesine neden olur. Devlet borçlarının yabancılardan sağlanan kısmı ise ulusu yabancılara tabii hale getirir. Bu nedenler yüzünden Hume, devlet borçlarının büyümesine göz yuman bir ekonominin sonunda yıkılacağını söyler: ”Bu durumda iki şıktan birisi gerçekleşir: ya ulus, devlet borçlarını yok eder veya devlet borçları ulusu yok eder. İkisinin de birlikte yaşamını devam ettirmesi mümkün değildir.2

Hume borçlanmayla birlikte aylak bir rantiye sınıfın da oluşacağı üzerinde durmuştur. Bana göre: “Türkiye’de en çok göz ardı edilen; fakat devlete en çok zararı olan Hume’un işaret ettiği işte bu aylak rantiye sınıfıdır. Hume bunun yanında dış borçlanmanın da dışa bağımlılığı arttıracağı görüşünde. Sanırım IMF politikalarının Türkiye’de bu kadar fazla kabul görmesinin nedeni bu.

Önceki sayfada verdiğim istatistik bazında ele aldığımızda;

Türkiye’de 1980’den 2003’e geldiğimizde dışa bağımlılık bir ölçüde azalıyor gibi; ama beraberinde gelen iç borçlanmanın artmasıyla birlikte bizi parazit gibi emen, sermayesi akışkan olan ve bu sebeple menfaatine en ufak şekilde dokunacak bir devlet faaliyeti olduğunda sermayesini de alıp, aynı bir çekirge gibi zıplayan aylak bir rantiye sınıfı oluşuyor. Bunun için de tıpkı Hume’un belirttiği gibi herhangi bir Kamu Maliyesi reformu yapılamıyor.

Hume borçlanmanın olumsuz yönlerinden birisinin de: “Borçlanmayla birlikte devletin gelecekteki gelirinin ipotek altına alındığını” söyler.

Hume’un bu tezinin Türkiye’ye uyarlanması hiç de zor değildir:

1980-2004 yılları arasında Türkiye Kamu Borç Ödemelerinin Toplam Milli Gelirin Yüzdesi Olarak Zaman Maliyetlerine baktığımızda:



%20 İç borç Ana para ödemeleri

%8 İç borç faiz ödemeleri

%5 Dış borç Ana para ödemeleri

%3 Dış borç faiz ödemeleri

Olduğu sonucuna ulaşırız. Söz konusu dönem boyunca bu ülke halkı yaklaşık çeyrek yüzyıllık emeğinin 7 yılını iç borç ana para ve faiz ödemesine ve 2 yılını da dış borç ana para ve faiz ödemesine ayırmıştır.Bu ülke halkının büyük çoğunluğunun yalnızca kamu borçlanması aracılığıyla çeyrek yüzyılının 9 yılını toplumsal olarak kullanamadığı ve bu anlamda 9 yıl daha az yaşamıştır.3

Bu sayısal ifadeyi Hume’un tabiriyle yeniden değerlendirdiğimizde devletin borcunun gelecekteki gelirlerine ipotek koyduğunu görüyoruz. Çeyrek yüzyıllık çalışmanın 9 yılını heba etmiş. Acaba önümüzdeki çeyrek yüzyıl için bir 9 yıl daha yeterli mi sorusuna verilecek cevap kaygı verici boyuttadır.

Şimdi gelelim şimdiye kadar verdiğimiz yüzde cinsinden verdiğimiz ifadelerin TL cinsinden değerine. Türkiye’de 1980 istikrar ve yapısal uyum programına 1980 yılı fiyatlarıyla 721 milyar TL tutarındaki iç borç stoku ve 1 trilyon 182 milyar TL dış borç stokuyla başladı. Çeyrek yüzyıl sonra bu borçların ödenmesi için bu ülke halkı toplam 9 yılının emeğine karşılık gelen zamanı aktarmış olmasına karşın, iç borçları reel anlamda 11 kat, dış borçlar ise 6 kat artmış durumda. Yani ne ödense bitmedi, üstelik borçlar kat be kat arttı.4

Yani biz Hume’un penceresinden baktığımızda görüyoruz ki gelecekteki gelirlerimiz bu verilere göre çoktan ipotek altına alınmış durumda; ama bu noktada bir paradoks oluşuyor ve bir soru bu paradoksu özetlemeye yetiyor:

“Türkiye aynı oyunu sürdürecek bir çeyrek yüzyıla sahip değildir. Peki bu durumda ne olur?”

Bu sorunun cevabı ise “şimdi içinde bulunduğumuz durumu daha iyi anlıyorum” dedirtecek cinsten.

Cevap: Türkiye ve benzeri borçlu ülkeler mevcut sanayi işletmelerinin önemli kısımlarını, iletişim ve ulaşım şirketlerini (Telekom, hava yolu, limanlar), banka sistemlerini ve yer altı ve yer üstü doğal kaynaklarını ve bunların kullanım haklarını satarak ödemek dışında başka bir olanağa sahip değillerdir.5

Son zamanlarda yapılan özelleştirmelerin çokluğu da bu durumu teyit eder niteliktedir.

Hume’a göre devlet borçlarının bir diğer olumsuz yönü ise: “Kırsal bölgenin zararına olacak şekilde kentlerde metropollerin oluşması, illerin büyümesi, toplumu ve devleti ayakta tutacak tarım ilişkisinin erimesi ”

Ben Türkiye açısından baktığımda en çok bu noktadan etkileniyorum. Çünkü ben bugüne kadar devlet borcuyla kırsal kesimin durumunun kötüleşmesi arasında bir bağlantı kurmayı düşünmemiştim; ama kırsal kesimde gittikçe kötüleşen bu duruma da bir anlam veriyor değildim. Hume “devleti ayakta tutacak tarım ilişkisi ” olduğu yönünde vurgu yapmıştır. Günümüz şartlarıyla 18. yüzyıl şartlarını denk tutacak değilim ama Türkiye’de tarım sektörünün halini görünce bu görüşe katılmıyor da değilim. Çünkü şu an Türkiye’de tarım sektörü zayıflamış, çalışanların çoğunluğu ücretsiz aile işçisi konumunda, yani tarımla uğraşanlar tasarruf yapma derdinden ziyade günü geçirmek derdinde.

Bir başka nokta ise kırsal kesimin zararına olacak şekilde metropollerin oluşması. Gerçekten de Türkiye’de tarımla uğraşan kesim vasıfsız işçi statüsüyle metropollere akın ediyor ve tarım sektöründe büyük bir istihdam eksikliği oluşuyor.

Hume’a göre devlet borcunun oluşturduğu başka bir olumsuz yön ise: “Devlet vadesi gelen borcunu ödeyebilmek için vergi koyabilir.”

Türkiye açısından baktığımızda Hume yine dikkat çekici bir noktaya temas etmiştir. Günümüzde Türkiye’de vergi açısından piyasa süreçleri kullanılmakta, gelirlerden doğrudan vergi yerine harcamalar üzerinden vergiye yani dolaylı vergiye ağırlık verilmektedir; ama şu da bilinen bir gerçektir ki dolaylı vergilerin payının artması toplumda vergi yoluyla mutlak bir eşitsizliğe yol açmaktadır. Şimdi sıra geldi oranlara:

1999 yılı vergi gelirlerinin %54’ü

2003 yılı vergi gelirlerinin %67’si

2004 kasım sonu vergi gelirlerinin %69’u dolaylı vergilerden oluşmaktadır.

Bir de toplumsal eşitsizlik oluşturan bu vergi gelirlerinin %64’ü iç borç faizlerinin, %8’i ise dış borç faizlerine ödenmesi tahsis edildiği düşünüldüğünde, düşük gelirli halktan alınan vergiler Hazine’yi finanse eden borç zenginlerine transfer edilmiştir.6

Yani Hume’un söylediği gibi yeni bir rantiye sınıf oluşmuş ve düşük gelirli halkın kazançları onlara transfer edilmiş. Burada da ne kadar zararımız olduğu ortadadır.

Şunu da belirtmeden geçmeyelim: “Devletin sağlık için yaptığı harcamalar vergi gelirlerinin sadece %3’ü düzeyindedir.” Yani oluşan rantiye sınıfının aldığı payla 70 milyonun aldığı sağlık hizmeti arasındaki payı karşılaştırdığımızda üzücü bir tablo ortaya çıkıyor. Demek ki devlet borçları bu kadar fazla olmasa ne Hume’un belirttiği gibi yeni vergiler çıkacak, ne de halkın aldığı kamu hizmeti yetersiz kalacak.

Bir başka konu ise Türkiye’de vergi türü çok fazla. Bir zamanların şu geçici diye çıkıp da kalıcı olan vergileri ( 8 yıllık eğitim için vergi, deprem için vergi…) düşündüğümüzde işin ne kadar da şaşırtıcı boyutta olduğunu görüyoruz. Aynı vergiyi ödüyoruz fakat sadece ismi değişiyor.bununla ilgili hemen bir fıkra geldi aklıma:

“Adamın birinin adı ‘Dana’ imiş.(“a” harflerinin üzerinde hem inceltme hem de uzatma işareti varmış gibi telaffuz edilmesi gerekiyor.) Ama hiç kimse bu adamın isminin telaffuzunu doğru yapamazmış. Herkes DANA diye çağırırmış.(yani hayvan olan dananın telaffuzu gibi) Adam bu duruma çok sinirlenmiş ve mahkemeye başvurmuş isminin değiştirilmesi için. Duruşmada durumu hakime iyice anlatmış.

Hakim:

-Tamam haklısın.Eğer telaffuz doğru yapılmazsa bir hayvan ismiyle çağrılıyorsun. İsminin değiştirilmesi hukuka uygundur. Ya peki sen ne olmasını istiyorsun?

Adam:

-Vallahi Hakim Bey, madem şimdiye kadar millet beni DANA diye çağırdı, alışmam açısından ona yakın bir şey olsun.

Hakim:

- Peki ya ne olsun?



Adam:

-“Buzağı” olsun Hakim Bey

Hakim:

-Bre evladım! Buzağı da olsa yarın birgün büyüyüp yine DANA olacaksın.Bu durumda beni ne diye uğraştırıyorsun?

Bizim vergi sistemimizde aynen bu hesap. Verginin ismi değişiyor ama düşük gelirli halkın cebine yansıyacak cinsten bir icraat yok..

Sonuç:

Hume’un devlet borcu hakkındaki düşünceleri tam manasıyla Türkiye’ye uyuyor. Hume, yazının başında belirttiğim gibi devlet borcu ile toplumun bir arada duramayacağı, ya toplumun borcu ya da borcun toplumu yok edeceği görüşündedir. Bu kötü tabloya rağmen biz inanıyoruz ki bizim toplumuz güçlüdür ve bu bahsi geçen borca yenilmez. Umutsuzluk kötüdür, daha da kötüye götürür. Bundan dolayı “ Zararın neresinden dönersen kardır” kuralıyla hareket edilmesinde yarar görüyorum.

Yaptığım bu değerlendirmelerin Türkiye’de herhangi bir dönemde olan iktidara indirgenmemesinde yarar görüyorum. Yani yazımın siyasal olmasından öte bilimsel olmasına gayret gösterdim. Zaten genel olarak 1980-2003 dönemlerini kapsayan süreçler ele alınmıştır. Yani amacım siyasal iktidarı veya bugüne kadar gelen siyasal iktidarları eleştirmek değil. Amacım sadece bahsi geçen dönemin bir değerlendirmesini yapmaktır.
Ahmet Gül

4 yorum:

eren dedi ki...

son paragrafı okudugumda derin bir ohh cektim :D borclanma birey bazındada devlet bazındada dusunuldugunde cok zararlı bi durumdur ipin ucu bir kez kactıgında;turkiyenin zamanında yaptıgı gibi borcu borcla kapatıp dahada fazla borclanması sonucu bi yerden sonra borc karsısında arkadasın yazsısında degindigi gibi ödemeler karsılıgında bazı degerlerini elinden cıkarması gerekiyor her nekadar dogru gibi gorunmesede bence asıl mesele satılan degerlerin gunluk bi ödemeyimi karsıladıgı yoksa gelecekte bu borcları bitirmek için kullanıp kullanılmadıgıdır sanırım.

aslına bakılırsa borclanma kavramı cok genis ve turk insanının cok yakından tanıdıgı bi konudur bu konu üzerine yazılabilcek cok sey vardır ama ben her nekadar karsıtı olsamda kominist paritinin tüzügünde var olan bir sey cok hosuma gider bu borclanmayla ilgili:egerki iktidara gelirlerse :D türkiyenin hiç bir borcunu kabul etmeyeceklerini söylüyorlar cunku borc diye alınan bu paraların bir kurusunun bile bu ulke insanına, bu ulkenin faydasına harcanmamıstır. Dogru söze ne hacet!!!

Yusuf Gürer dedi ki...

Bir maliyeci olarak yazıyı zevkle okuduğumu belirtmeliyim. Borçlanma konusundaki bilgilerimizin tazelenmesinde fayda olduğunu düşünüyorum.
Devlet borçlanmayı,kamusal mal ve hizmet üretmek üzere 'bir finansman aracı' olarak kullanır. Borçlanmanın rasyonel yapılması(vadesi,faizi bakımından..) ve sistemli bir şekilde,enflasyonist etkiler yaratmaksızın,kaynaklar üzerinde (ithalat,iç yatırımlar..) kullanılması gereklidir!
Devletin diğer finansman araçları ise vergiler ve emisyon(para basma)dur. Yazıda ayrıca vergiler konusuna da,çok sorunlu bir konu olan 'dolaylı vergiler' yoluyla değinilmiştir.

Türkiye'de ekonominin -yüzde değerlerle- yarısından falzası kayıt dışıdır;bu sebeple kayıtlı mükelleflere yansıtılan vergilerin yetersiz olacağı malumdur. Aynı hizmetten yararlanan 10 insandan 6sı vergi ödemiyor,fakat diğer 4 kişi ile aynı hizmeti alabiliyor! Gerçekten vahim bir durum. Bu noktada borçlanma kavramının imdada yetiştiği söylenebilir.

Bir diğer konu da;arkadaşımızın isabetli bir şekilde belirttiği üzere IMF'ye olan borçların büyük bir ehemmiyeti yoktur! Bugün Imf'ye olan toplam borcumuz 10 milyar dolar civarındadır! IMF yeni borç kaynakları için bir 'gösterge' vazifesi üstlenmektedir. IMF ile ilgili asıl sorun bu kurumun,var olduğu ülkelerde,o ülkelerin "siyaset mekanizması"nda söz sahibi olması konusudur!
Arkadaşımıza teşekkür ederim. Güzel bir yazı olmuş. Ama şunu unutmamak gerekir ki;siyaset kürsüsüyle,ekonomik göstergeler arasında sıkı sıkıya bir bağ vardır,ayrı düşünmemeliyiz.
Borçlanma geleceği ipotek altına alabileceği gibi;bugünümüzü 'tam bağımlı' hale sokabilecek,savaşmadan yenik düşürecek güçte ters etkiler gösteren bir silah da olabilir!

AHMET GÜL dedi ki...

Yorum yapan arkadaşlarımın yorumlarını okudum. yaptığınız değerli yorumlar için teşekkür ederim. yalnız unuttuğum bir noktayı belirtmek istiyorum. bu yazıyı yazarken Doç.Dr.Ahmet Haşim Köse'nin(ank.ünv. siyasal bilg.fakültesi) Türkiyenin borçlanması üzerine yazdığı bir makalesinden alıntılar yaptım ve dipnotlarla gösterdim fakat yazıda çıkmamış. Aynı şekilde Vural Fuat Savaş'ın "İktisatın Tarihi" adlı kitabından da alıntı yaptım...saygılarımla..

HAKAN dedi ki...

BEN BİR PSİKOLOJİK DANIŞMAN OLARAK EKONOMİDEN PEK ANLAMAM AMA AHMET ARKADAŞIMIZIN YAZISI O GAZETE SAYFALARINDA ÇIKAN ANLAŞILMAZ YAZILAR GİBİ DEĞİL.AHMET BİR ÇOK KİMSENİN GÖZ ARDI ETTİĞİ İÇ BORCA DA DEĞİNMİŞ BEN İÇ BORCUN BÖYLE SONUÇLAR ÇIKARACAĞINI HİÇ DÜŞÜNMEMİŞTİM.HUME NİN GÖRÜŞLERİNİ TÜRKİYE İÇİN ÇOK İYİ YORUMLAMIŞ. ÇOĞU KİŞİ İÇİN KURAMLAR TEORİK TE KALIRKEN BUNU UYGULAMAYA ÇOK İYİ GEÇİRMİŞ. ARKADAŞIMIZIN YAZISINDA BAHSETTİĞİ İMTİYAZLI SINIF HAKKINDA ÇOK İYİ DÜŞÜNÜLMESİ GEREKİYOR. AHMET ARKADAŞIMIZIN YAZILARININ DEVAMINI DİLİYORUM PSİKOLOJİK DANIŞMAN HAKAN