17 Mayıs 2007 Perşembe

Türklerde Devlet Kavramı ve Türk Devletinin Kuruluşu

Devlet sözcüğü batıda ancak 16. yüzyılda kullanılır. Bugün anladığımız anlamda belli sınırlar içinde yerleşmiş insan topluluğu ve kurumsallaşmış bir siyasi örgüt olarak devlet 16. yüzyılda belirir.[1] Oysa Türkler devlet anlamında "İl" kelimesini Orhun abidesinde kullanmışlardır.”On dokuz sene kağan oldum İl’i idare ettim.”, “Gökte vücut bulmuş. İl tanzim etmiş Bilge Hakan.” Gibi birçok yerinde geçen “İl” kelimesini kullanmışlardır. Yine Kutadgu Bilig’de; “Kanunlar yapıldı ve il düzene girdi.” “İl tutmak için çok asker lazımdır.” Diyerek kitabenin birçok yerinde kullanmıştır. Gök-Türkler ve Uygurların dönemlerinde kullanılan “il” kelimesinin Çince’ de yapılan tercümelerde “kuo”nun tam karşılığı olduğuna işaret edilmektedir. Çince’de “kuo” , “devlet” ve “ülke” demekti. Çinlilerin kastettikleri ülke sınırları belli ve hükümdarlı ülke demekti. Yine Türker’in kullandığı “il” kelimesi

V. Thomsen‘e göre il siyasi bakımdan müstakil, muntazam teşkilatlı millet demektir. W. Eberhard, Aydın Taneri, İbrahim Kafesoğlu, Bahaeddin Ögel ve Ziya Gökalp gibi kişiler “il” kelimesine günümüzde kullandığımız sınırları belli olan toprak parçası üzerindeki siyasi teşkilatlanması olan devlet anlamını vermektedirler.

Tabiat kuvvetlerine tek tek karşı koymanın mümkün olmadığını, beraber yaşamanın faydalarını da sezen insanın ilk önce nasıl bir toplum veya toplumlar meydana getirdiği bilgi alanımızın dışındadır. İşte oluşan toplum ve ya toplumlarda, sebepler ne olursa olsun, bireylerin itaatlerini sağlayan üstün bir otorite belirirse, devlet ortaya çıkmış olur.

İlk çağlardan bu yana düşünürler devletin doğuşunu, devletin temel yapı taşı olan aile, kuvvet ve mücadele, biyolojik, ekonomik, sosyal sözleşmeler gibi teorilerle açıklamaya çalışmışlardır. Bu teorilerin hepsinin gerçeklik payı olmakla birlikte, hiç biri de devletin doğuşunu açıklayamıyor. Zira devlet tarihin karanlıklarında yoğrularak ortaya çıkmıştır.

Toplumlar yaşadıkları coğrafyanın etkisi altındadır. İlk Türkler Orta Asya’nın bozkırında tarih sahnesinde görünürler. Coğrafi şartlara ayak uydurmaya çalışan Türkler kışın kışlaklarda, yazın yaylalarda yaşamak zorunda kaldıklarından, bir yerden kaklı diğer yere konan topluluklar halinde idiler. Bu düzenli göç, düzenlerini disiplinli hale getirmekte etkendi. Ve diğer Şartlar Türkleri teşkilatlanmaya itmişti.

Değişik faktörlerle oluşan topluma “boy”, Eski Türklerde “bod” deniyordu. Boy veya kabile veyahut de klan denilen birliğin asıl sebebinin savaş veya savunma olduğu iddia edilmektedir. Boyun düzenini sağlamak dıştan gelecek hücumları göğüslemek için çeşitli özellikleriyle kendilerini boyun mensuplarına kabul ettirmiş bey ve ye beylerdi. “Bir boy, savaş ve ya herhangi bir yolla büyük nüfus kazanmışsa, onun beyi, boylar birliği olan budunun başbuğu olurdu.”

“Araştırmacılar tarafından ilk bozkır Türk devletinin siyasi teşkilatlanmasının şöyle olabileceği öne sürülmektedir: İlk siyasi birlik olan boyun bünyesi sağlamlaşıp, toprağı genişledikçe, birliğin istikrarını koruyabilmek için boy ve beyinin çok güçlenmesinden dolayı de beyin ailesi “sülale” özelliğini kazanırdı. Güçlü bir boyun beyinin zayıf boyları nüfuz alanına alması hayatın kanunu idi. Böyle durumlarda toprak genişler, nüfus artardı, ama bunlar bir devletin doğması için yeterli değildi. Ayrıca yasama ve yürütme nosyonunun doğması ve bununda otoritesini kabul ettirmiş bodun beyine intikali gerekmekteydi. Bugünkü tarih bilgileri ışığında, ancak Hunlarda Mete zamanında kanun koyma ve yürütme nosyonunun ortaya çıktığını görüyoruz.” Bu durumda beylerin yetkileri il-beyine karşı sınırlanmaktadır. İl-beyi yani hakan bütün devletin ülke çapındaki askeriyesini idare ve tayin etmekte, kaza(yargu)sını yönetmekte, gerekiyorsa Danışma Meclisi’ndeki müzakerelerden sonra bütün memlekette geçerli olmak üzere töre de değişiklik yapmakta idi. Bu yetkilerle karizmatik bir havaya bürünen hanedan devletin mihrakı durumuna gelmiş ve uzun ömürlü hanedanlar kurulmaya başlamıştır. Ancak bu gelişme değişik şekilde de anlatılmaktadır.

Gök-Türk devleti zamanında dikilen abidelere baktığımızda geniş halk tabakalarında devlet şuurunun doğduğunu görmekteyiz. Bu Abideler bize Hunlar hakkında da bilgi vermektedir; zira devlet geleneği ve devlet şuuru bir millette kısa sürede oluşmaz, kısa sürede yok olmaz. Abideler deki, “Türk bodun illedük ilin, kağanlık kağanı yitürü itmüş=Türk milleti il yaptığı ilini, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş.” Sözleri ve benzerleri bize Türk ulusunda devlet fikrinin çoktan doğduğunu, devleti bizzat kurduğunun farkında olduğunu, kağanına da kağanlığın kendisinin verdiğini bildiğini göstermektedir.

Türk ulusu devletini töresine göre kuruyordu. Töre geçmişten geliyor, geleceğe yön veriyordu. Daha ilk çağlarda kaderinin devlet ile sımsıkı bulunduğuna inanan Türkler devletlerini mistik mistik bir şekilde de değerlendirmişlerdir. Mesela Orhun Abideleri’nde de açıkça anlaşılacağı üzere Türk milletinin yok olmaması, eskisi gibi, gene bir ulus haline gelmesi için onları koruyan Gök-Tanrı ile Türklerin yer ve suları el birliği ederek, İlteriş Kağan ile Hatununa ulusu tablamaları, devleti kurmaları için yardım ediyordu.[2]

Yaklaşık iki bin beş yüz yıllık bir tarihe sahip olan Türklerin tarih sahnesinde görülen ilk devletleri İskit-Saka İmparatorluğudur. Bu imparatorluk M.Ö. 8. y.y. de kurulmuştur. Türkler tarih sahnesinde ilk görüldüklerinde devlet olarak görülmüştür. Türkler başıboş bir kavim bir topluluk olarak yaşamamış sürekli bir devlet halinde ve devlet olmanın bilinci halinde yaşamışlardır. Buradan anlaşılan şu ki Türk milletinin ve Türk devletinin tarihi aynı noktadan başlar.

[1] Teziç Erdoğan, Anayasa Hukuku, s.108, İstanbul 1988

[2] Niyazi Mehmet, Türk Devlet Felsefesi, s.24 vd. İstanbul 1999


Yavuz Selim Türkmen

3 yorum:

M. Akif Memmi dedi ki...

Yavuz oldukça güzel bir yazı yazmış bilgilendirmeler kaynaklar gösterilerek yapılması güzel. Türklerde devlet anlayışı kutsaldır ama aynı çabayı devletleri devam ettirmek ya da birlik içerisinde götürmekte gösteremememiz ilginç, aklıma lise hocamın verdiği örnek geldi; bir Türk bir Türktür, 2 Türk Bir devlettir, 3 Türk bir devlet, 4 Türk 2 devlettir. Yavuzun yeni yazılarını dörtgözle bekliyorum...

Yusuf Gürer dedi ki...

"...Kuzey ormanlarından çıkıp geldiler,cesur,dağınık,marifetli ve henüz yolun başındaydılar. Önce bozkıra,sonra Çin içlerine ve sonra da sonu başı belli olmayan bir sel gibi garba doğru yayıldılar..."

Bu sözler,Jean-Paul Roux'un yazdığı 'Türklerin Tarihi' adlı kitabından.

Devlet,toplum,birliktelik Türk'ün vazgeçilmezleri arasındadır ve yaşlı tarihte kendine mutlaka bir çıkış noktası bulmuştur bu kavramlar.

Roma büyümek için kurulmuştu ve hızla büyüdü;sonrasında çöktü,denilir. Türkler yaşamlarına meşruiyet,geçerlilik,samimiyet katmak adına;Gök Tanrı'yı ve Devlet'lerini daima var etmişlerdir! Yıkılmak için değil,-olur da- yıkıldığında yeniden kurmak için...

Sevgili arkadaşımın yazılarına devam etmesini temenni ederim,güzel bir yazı olmuş,kalemine sağlık...

Mehmet Deniz Karakışla dedi ki...

Değerli Yavuz Selim'inde belirttiği gibi Türklerin en önemli ve değerli özelliklerinden birisi de devlet kavramına önem vermesidir. Hiç kuşkusuz ki Türkler değer verdiği devlet kavramını töreyle bütünleştirmişlerdir. İşte hiç kuşkusuz ki doğusuyla batısıyla Türk dünyasının tarihin ilk dönemlerinden itibaren yıkılan devletlerin yerine hemen yeni devletler kurmasının altında yatan en önemli sepeplerden biriside devlet ve töre kavramlarının önemini hiç bir zaman unutmamış olmalarıdır.Köklü tarihi içinde kapına sığmayan bir su misali sadece ata toprağımız olan Türkistan'a sığmayıp Batı'ya Kuze'ye Güney'e ve Batı'ya uygarlığını ve maneviyat gücünü götüren Türk dünyası bir takım nifak güçlerinin yıkım politikaları karşısında bir dönem teslim olmuş görüntüsü verse de devlet ve töre kavramına önem vermesiyle tarih bpoyunca bu zorlıklasrı aşmayı başarmıştır.Hun döneminden günümüze kadar devlet ve töre kavramını unutmayan türk dünyası bu gün yeryüzünde parlayan bir güneş misali varlığına devam etmektedir.