21 Haziran 2007 Perşembe

367 Kararının Teknik ve Siyasi Boyutu

367 KARARININ TEKNİK VE SİYASİ BOYUTU
Ülkemizin gündemini haddinden fazla meşgul eden bir Cumhurbaşkanlığı seçimi vardı mayıs ayında. İlkokul çocukları bile bu seçimin nasıl olacağını merak etti. Haber programları zamanlarının yarıdan fazlasını bu konuya ayırdı. Tüm dünya ve Türkiye sanki bu seçimin bundan önce 10 defa gerçekleştiğinden bihabermiş gibi davrandı. Bütün bu olanlardan sonra bir de seçilememe krizinin patlak vermesi ülkemizi tüm dünya ülkeleri nazarında gülünç duruma düşürdü.
Anayasa Mahkemesi'nin tarihi kararı verme aşamasına kadar olan rutin işleri herkes biliyor. Ben asıl kararın hukuki açıdan teknik boyutunu ve karar verme aşamasında ve karar verme sonrasında yaşanan siyasi boyutunu analiz etmek istiyorum.
Anayasa Mahkemesi bildiğiniz gibi CHP'nin başvurusu üzerine, Anayasa'nın 102. maddesine dayanarak Cumhurbaşkanı seçiminde meclisin toplantı yeter nisabını 367 olarak belirledi. Bu karar neticesinde de Meclisimiz, tabiri caizse, kırmızı kart gördü. Milletin egemenliğinin tecelli ettiği yer, meclis dışındaki kurumlarda arandı. Yani Sayın Başbakan'ın dediği gibi "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" sözü duvarda kaldı. İşinde uzman çoğu anayasa profesörlerimiz bu 367 tezinin yanlış olduğunu beyan ederken; Anayasa Hukuku alanında uzmanlığı olmayan ceza hukukçusu Sabih Kanadoğlu'nun ortaya attığı görüşü benimsedi tarafsız yargımız.
Anayasa'nın 96. maddesi şöyle başlar: " Anayasa'da başkaca hüküm yoksa, TBMM üye tamsayısının en az 1/3 ile toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir…" Bu maddede ihtilaf yok; Kanadoğlu ve Baykal dahil olmak üzere herkes bu hükmü kabul ediyor. Onların asıl iddiaları 102. maddede. Anayasa'nın 102. maddesi ise şöyle başlar: " Cumhurbaşkanı, TBMM üye tamsayısının 2/3 çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir…" Yani Cumhurbaşkanı'nın 367 oyla seçilebileceğini söylüyor bu madde bize.
Anayasa Mahkemesi'nde dava açılmadan önce bazı hukukçularımız:"Efendim, sokaktaki çocuğa dahi bu hükmü okutsan, o çocuk bile mecliste 367 kişi toplanmazsa, nasıl 367 oy çoğunluğu sağlanacak" der. Ben de bu çocuk örneği üzerinden bu tarafsız hukukçularımızla yüzde yüz mütabıkım. Ancak sokaktaki çocuk bu hükmü çıkartabilir. Siz kimi kandırdığınızı zannediyorsunuz? Toplantı yeter sayısı bir kitabın önsözü gibi meclisin önsözüdür. Nasıl ki kitabın önsözü az sayfa sayısına, kalan içeriği daha fazla sayfa sayısına sahipse; TBMM'nin toplantı yeter sayısı da karar yeter sayısından bu derece az olur. Bir de mecliste seçim günü 367 toplanmışsa eğer, başkan toplantı yeter sayısı vardır deyip hemen oylamaya mı geçecek? Sizce böyle saçmalık olur mu? TBMM Genel Kurul Salonu sadece oy kullanma yeri mi? Usül şu şekildedir: 184 kişiyle genel kurul oturumunu açar başkan, sonra partilerden söz almak isteyenler söz alır ve kürsüde partisinin veya kendisinin görüşlerini beyan eder ve bu şekilde bir tartışma, bir istişare ortamı oluşur. Sonuç olarak tüm tartışmalar bittiğinde başkan oylamaya geçer –zaten oylamaya geçilince hemen kulisteki milletvekillerine de duyurulur- ve dışarıdaki vekiller de Genel Kurula girer ve oyunu kullanır.
Hem bir de Anayasa'nın 96. maddesinin başında "Anayasa'da başkaca bir hüküm yoksa" ifadesi geçiyor. Tarafsız hukukçularımız bahsettikleri sokaktaki çocuğa 102. Maddeyi okutsunlar bakalım, orada toplantı yeter sayısına dair bir hüküm var mı? Yasa koyucu devletin başını seçmek için konulan maddeyi hiç böyle yoruma açık bırakır mı sizce? Eğer 367 yönünde bir niyeti olsaydı yasa koyucunun açık açık belirtirdi zaten 102. maddede. Hem madem toplantı yeter sayısı ve karar yeter sayısı 367 ise; niçin iki ayrı başlık altında geçiyor Anayasada toplantı ve karar yeter sayısı? Tek başlık altında toplama yeteneğine sahip değil miydi yoksa yasa koyucu?
Bir de dikkatinizi şu yöne çekmek istiyorum. Anayasa 96. maddede " Anayasa'da başkaca hüküm yoksa, TBMM üye tamsayı sının en az 1/3 ile toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir…"diyor. Bu maddenin istisnası ne olur? Anayasada başkaca bir hükmün olması. İşte size şimdi başkaca bir hüküm örneği beyan edeceğim. Anayasa'nın 175. maddesinin birinci fıkrasında:" Anayasa'nın değiştirilmesi TBMM üye tamsayısının en az 1/3'ü tarafından yazıyla teklif edilebilir. Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki teklifler Genel Kurulda 2 defa görüşülür. Değiştirme teklifinin kabulü için meclis üye tamsayısının 3/5 çoğunluğunun gizli oyuyla mümkündür." Yani Anayasanı n değiştirilmesi için Anayasada belirtilen karar yeter sayısı 330'dur. Madde 96'da katılanların salt çoğunluğu ile karar verir diyor ve istisnasının Anayasada başkaca bir hükmün olmasına bağlıyor. Demek ki sadece 96. maddeye bakarsak genel kurula 300 kişi katılmışsa 151 kişiyle karar alınabileceğini söyleyebiliriz; ama madde 175'te bunun 330 üyeyle mümkün olabileceğini açık açık belirtiyor.
İşte Anayasamız başkaca hükmü madde 175'te gördüğümüz gibi açıkça belirtiyor. Madde 96'da Anayasada başkaca hüküm yoksa ibaresi olmasaydı madde 96 ve madde 175 birbiriyle çelişirdi. Ama yasa koyucu madde 96'da hükmü koymuş ve buna bağlı olarak madde 175'te açı kça belirtmiş.
Bu 175. maddeyi inceledikten sonra bir de 102. maddeye bakalım hiç toplantı yeter sayısına ilişkin bir şey diyor mu? Elbette demiyor. Zaten 1980 darbesinin bir sebebi de 100 turu aşan Cumhurbaşkanlığı seçimidir. Devletin başını meclis seçemedi ve ülke istikrarsızlığa sürüklendi ve demokrasinin ve insan haklarının rafa kaldırıldığı bir darbe daha yaşadı ülkemiz o zaman. İşte bu sebebe binaen 1982 Anayasa'sı ile birlikte Cumhurbaşkanlığı seçimi kolaylaştırıldı. En fazla 4 tur yapılması ve bi r ay süre sınırlaması getirildi. Yani ilk iki turda 367 oy sağlanamazsa kalan turlarda 276 oy yeterli görüldü. Bunda sebep ne? Ülke seçim yüzünden gerilmesin, meclis bir an evvel seçsin zamanı gelince. Ama bunca tedbire rağmen bugün Cumhurbaşkanlığı seçiminde 1980 öncesi kısır döngüye yeniden döndük.
Tabii ki tüm bu olanların yanında işin bir de siyasi boyutu var. Anayasa Mahkemesi'nin yargılama yapma sürecinde sözlü ve elektronik kimi baskılar oldu. Ben sadece sözlü baskıya değinmek istiyorum. Diğerinin takdiri değerli halkımıza aittir.
CHP Cumhurbaşkanlığı seçiminin iptali yönündeki dilekçesini Anayasa Mahkemesi'ne teslim ettikten sonra ve Anayasa Mahkemesi bu davayı görüşürken, CHP Genel Başkanı Baykal dedi ki:" Anayasa Mahkemesi 367 yönünde karar vermezse ülke tehlikeli bir çatışmaya sürüklenir." Sayın Baykal bu sözü ne zaman söyledi? Cevap: Adil yargılama sürecinde. İsterseniz adil yargılama esnasında ne olmaması gerektiğini Anayasadan ve Türk Ceza Kanunu'ndan okuyalım. Anayasa'nın 138. maddesinin 2. fıkrasında diyor ki:" Hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkeme ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz ." Aynı şekilde Türk Ceza Kanunu'nun 288. maddesi diyor ki: "Bir olayla ilgili olarak başlatılan soruşturma veya kovuşturma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar savcı, hakim, mahkeme, bilirkişi veya tanıkları etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı bayanda bulunan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır ."
Bu maddeleri tarafsız hukukçularımızın bahsettiği sokaktaki meşhur çocuğa bile okutsan Sayın Baykal'ın kanunları paspas yaptığını söyler. Şu söze bakın, direkt olarak mahkemeyi ve hakimleri tehdit ediyor. Ne yazık ki bizim kimi hukukçularımız sessizlik eylemindeler Sayın Baykal'a karşı. Bunun yanında 367 tezinin mucidi Kanadoğlu'nun da sesi çıkmıyor. Sen madem Anayasa'ya bu kadar bağlısın ve Anayasa'yı bu kadar iyi biliyorsun, neden Anayasa'nın bu ihlaline gözünü yumup kulağını tıkıyorsun? Haydi, bundan da geçtik, Anayasa Mahkemesi niçin bu konu hakkında bir şey söylemiyor? Sayın Baykal tüm bunların hiyerarşik amiri mi? Tabii ben de haksızlık ediyorum aslında. Tüm bu saydıklarım hükümetin vereceği tepkiye endekslendiğinden Sayın Baykal'ın sesini bile duyamıyorlar.
Bu kadar olan içinde hükümet bir görüş beyan etti mi? Yargılama esnasında hiçbir görüş beyan etmedi. Şu noktaya da unutmadan değinmek istiyorum: Yargılama süreci başlamadan önce ve yargılama süreci bitip sonuçlandıktan sonra herkes görüşlerini beyan edebilir. Çünkü hukuk etiği gereği yargı kararları eleştirilebilir.
Gelelim şimdi hükümet kanadına. Yargılama süreci sonuçlanıp ilk tur iptal edildikten sonra Sayın Başbakan özet olarak şunları söyledi:
"Demokrasiye sıkılmış bir kurşundur."
"Bu 367 meselesi bitmedi. Tarih bu kararı ve bu kararı alanları yargılayacaktır."
"Ben yargının bağımsızlığı yanında tarafsızlığını da istiyorum."
"Anayasa Mahkemesi'nin verdiği 367 kararı hukukun yüz karasıdır."
Sayın Başbakan bu sözleriyle yargılama süreci bitmiş ve sonuçlanmış bir kararı eleştirdi. Şimdi denilebilir ki: Bu nasıl eleştiri? Direkt olarak hakaretler savuruyor yargıya. Ben de bunu söyleyenlere derim ki:" Kulağınız yargılama sonucu hakareti duyuyor da; yargılama esnasında tehditi neden duymuyor? Bu daha büyük tehlike değil mi? Tehlikenin farkında mısınız?"
Sayın Başbakanın hakaret ettiğini varsayalım. Bu hakaret hukuk aleminde bir sonuç doğurur mu? Bitmiş olan hukuki süreci geri getirebilir mi? 367 kararı 184 kararına döner mi? Yargılama süreci bittiği için bunun hiçbiri olmaz. Çünkü fark edecek bir tehlike yok.
Yargılama esnasında ne oldu? Sayın Baykal tarafsız ve bağımsız yargıya tehditler yağdırdı. Kim ispat edebilir Baykal'ın bu tehditinin yargılamayı etkilemediğini. Tehlikenin farkında mısınız?
Hep Sayın Baykal ve Sayın Başbakan açısından inceledik. Bir de Anayasa Mahkemesi'nin beyanlarına bakalım. Anayasa Mahkemesi daha Cumhurbaşkanı seçim süreci başlamadan önce ne dedi? Bu yönde başvuru olursa ikinci tura yetiştiririz. Daha ortada hiçbir şey yokken bu sözü söyledi. Benim şahsen bu sözden anladığım: "CHP hiç canını sıkmasın, Genel Kurula girmesin, gelsin bize başvuru yapsın, biz ikinci turu yaptırmadan iptal ederiz." Bir de bunun üstüne Anayasa Mahkemesi Başkanı geçenlerde Sayın Başbakanın "yüz karası" ifadesine karşılık olarak vereceği cevapta mekan olarak Yüce Divan Salonunu seçti ve dedi ki: "Anayasayı yorumlama tekeli Anayasa Mahkemesinin elindedir." Aslında Anayasa Mahkemesi bu toplantıda iki ayrı yere iki ayrı mesaj gönderiyor. Toplantıyı yüce divan salonunda yapmakla Sayın Başbakana sen dönüp dolaşıp burada elime düşeceksin, seni bu salonda tıpkı 367 meselesinde olduğu gibi adil yargılayacağız. Bir ikinci mesajda 22 Temmuz'dan sonra gelecek iktidara gitti:" Bak yorumlama tekeli benim elimde şekil 367'de gördüğün gibi, değil halkın iradesinin temsili istersen dünyadaki tüm milletlerin iradesinin temsilcisi ol fak etmez, ben istemedikten sonra hiçbir adım atamazsın yasama ve yürütme adına." Nerede yasama, yürütme ve yargı bağımsızlığını ifade etmekte kullandığımız erkler ayrılığı?" Tehlikenin farkında mısınız?
Son olarak şunları söylemeliyim: 367 kararı yanlış bir karardır. Anayasa Mahkemesi bu kararı almakla milletimizin iradesinin asıl tecelli ettiği mekan olan TBMM'ye, Anayasa'ya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye ve en önemlisi milletimizin iradesine altı tane ok saplamıştır. Tehlikenin farkında mısınız?

Ahmet Gül

2 yorum:

M. Akif Memmi dedi ki...

Yazar arkadaşımız gayet güzel bir şekilde yaşanan süreci anlatmış ve hukuki örneklerlede açıklamış. Bu yazıyı bence herhengi bir partiye destek için yazılmış bir yazı olarak değil hukukun düştüğü durumu görmek için yazılmış bir yazı olarak değerlendirmeliyiz. Eğer hukukun üstünlüğü, bağımsızlığı zedelenirse bundan bütün herkes zarar görür. Aynı şekilde şuan ki cumhurbaşkanımız A.Necder Sezer'in de 330 oyla seçildiği unutulmamalıdır.

Adsız dedi ki...

uzlaşma denen şey vardır güle halk bile karşıyken olacak şey değil 367 aranacaktır