Hatırlamak ve Hara
Önce, birkaç noktaya değinmem gerekiyor. Son yazımla alakalı olacak. İnadına Hatırlamak’ta seçim sonrası Türkiye tablosunu yazmaya çabaladım. Birkaç defa yazımla ilgili açıklamalarda da bulundum, yanlış kanılara varılmaması amacı ile… Ama bu bana yeterli gelmedi.
İç siyasal mekanizma kabuk değiştirirken, sancıları hepimiz çekiyoruz. Yıllardır böyle olmuştur. Bunda sıkıntı yaratacak, can sıkacak, boş ver gitsin diyecek bir durum yok! Fakat her nedense, bir şeyler göze hoş/estetik görünmüyor. Adeta, toz kadar bir taş gözümüze kaçmış da, o rahatsızlıkla gözümüzü saniye aralıklarla açıp kapıyormuşuz gibi bir ‘gündeme’ sahibiz! Bu, elbette toplumdaki bütün bireyleri kapsayıcı bir tespit değil. Rahatsızlık; zengin üst tabaka sisteme ayak uyduran büyük aileleri, en altta geçim sıkıntısı içindeki düşük gelir grubunu, orta yollu kesimde ise dünyevi sıkıntılarını üç-beş bin döviz banka stoğu ile aşmış olanları pek ilgilendirmiyor.
Zengin adamı ne gündem ilgilendiriyor, ne ekmeğin fiyatı, ne de kiralara yapılan zamlar! Yemişim siyaseti, diyor adam isterse!.. Düşük gelir grubunda ise, yaşıyor mu yaşamıyor mu belli olmayan insanların siyasetle uğraşacakları bir saniyeleri dahi yok! İnsanlar ekmek derdinde!.. (Oysa ezilen, mevcut düzenin dışladığı fakir kitlelerin siyaset alanında seslerini çıkarmaları, eksiden artıya giden bir yolda olmazsa olmaz bir şart!)
Orta kesimde eli ayağı tutan, evi, ekmeği, yemeği, kravatı yerinde insanlar ahiret korkularını üçer-beşer bin dolar döviz mevduatlarının sıcaklığına sığınarak bir kenara bırakmış durumdalar!... Yani siyaset kimin içindir sorusunu çoktan aşmış kişilerden bahsediyorum; ben nasılsa iyiyim, ezilenle de çalanla da işim olmaz tayfası!...
Bununla beraber, bütün bu kesimler içerisinde, müştereken, birer ikişer bulunan ‘dünya umursamazları’nı da hesaba dahil edebiliriz. Zengininde de, fakirinde de, orta hallisinde de var!
Bu tasviri -dünya umursamazlarını- siyaset bilimiyle estetik forma sokalım. Dünya umursamazları siyasal katılımdan ‘sebepsiz’ yere uzak kalan kesimlerdir. Bu tabiri kullanmakla sosyolojiye yeni bir terim kazandırmış olmuyorum. Sadece kendi tanımımı getiriyorum!
Siyasetten, siyasal katılımdan, bilinçli oy verme mekanizmasından uzak kalmanın türlü sebepleri var. Bunu yukarıda en naif haliyle, samimi olarak söyledim. Elini ayağını düzelterek söyleyelim. Ekonomik, psikolojik, çevresel faktörlerin bu siyasetsizlik üzerinde büyük payları vardır. En önemli faktör, tahmin edilebileceği gibi, ekonomik faktörler. Asıl itibariyle, bu ekonomik faktörler sebebiyle siyasetten uzak kalmak, gelişmiş batı demokrasilerinde yaşanan bir sorun! Denklem çok basit: Ekonomik, kültürel, sosyal bir çok doymuşluğa ulaşan bireyleri siyaset gibi bir kurum ilgilendirmemektedir!..
Ekonomik faktörlerin bizim ülkemizde siyasal katılımı ne derece etkilediği ise karmaşık bir soru! Bizim memleketimizdeki geniş halk kitleleri alt ve orta gelir grubunda birçok sosyal, kültürel, ve hatta yaşamsal etkinliklerden/gerekliliklerden faydalanamadan yaşamlarını sürdürmektedirler. Bu bizim toplum yapımızın basit bir iktisadi sunumu! Bunu inkar etmek mümkün değil! Çünkü bu bahsedilen zorlukları yaşayanlar yine bizleriz! Etrafımızda rastladığımız, gazetelerde tanık olduğumuz, televizyonlarda ibretle izlediğimiz ve yaşadığımız hayat/hayatlar bunlar! Devlet hastaneleri önlerinde, erken saatlerde, sabah ezanından az sonra sıraya girmeye çalışan insanlar,bu gerçeğin sadece bir parçası … bu haldeyken sürece dahil olmamak, ya bir boş vermişliğin sonucu oluyor veya gereksiz batı özentiliğinin! Ya da bu sürece ister istemez ‘sistem’ tarafından hazırlanıyoruz!
Bu parantezi kapatmadan önce, yukarıda belirttiğim, siyasetten uzaklaştırılmış alt gelir grubunu da iki cümle ile anlatmak istiyorum. Asıl sorun burada. Siyasal katılımı, siyasal sorumluluğu bir kenara bırakarak konuşalım! Çünkü, -belki de- en vahim nokta burası! Karmaşık hale gelmesi pahasına, tanımlamalarla yazıya girişmemin sebebi bu! Şimdi yarayı anlatmaya çalışıyorum: Banka kredileri,taşıt-ev kredileri gibi kapitalist tüketime mahkum edilme ayaklarıyla bir çok dar gelirli insanımızın siyasal tercihleri ipotek altına alınmıştır! Yani bugünkü gündemde rahatsızlık varken, yok gibi davranılmasının sebepleri ortaya çıkıyor! Ucuz, düşük faizli kredilerle birlikte, ev sahibi olmak özlemini çeken insanlar mevcut düzenin, yani, iktidarın mahkumiyeti altına alınmıştır! Biz böyle büyük bir oyuna çekiliyoruz! Çünkü insanımız, doğduğu andan itibaren kafasını sokacak bir ev haliyle yanıp tutuşuyor! Ne hayaller kuruluyor evlerde akşam vakitlerinde! Kaç odası, kaç salonu olacağı, bahçesi, tavan arası, manzarası, hatta ailede kimin hangi odada kalacağı bile, akşamları büyülü bir masal gibi anlatılıp duruluyor!.. Kuş kadar birikmişi, bit kadar maaşıyla bu hayallerini daha özene bezene, daha büyük bir hasretle ve gururla beyinlerinin bir köşesinde dinlendiriyorlar! İşte bu hayallerin bu kadar acımasızca, oy rantiyesi haline getirileceğini düşünmek bana tiksinti veriyor! Çürümüş, kokuşmuş böyle bir ahlakı kabul etmem imkansız! Bunun adı hayal vurgunculuğudur! Demokrasi, özgürlük, bağımsız karar alabilmek bu noktada yine sınıfta kalmış gibi geliyor bana! Umutsuz/karamsar bir büyü yazmak değil amacım! Alttan alta gelen kokuların beni çıkardığı yol burası maalesef! Siteleşmek, şehirleşmek, herkese ev herkese araba, refahlık, bolluk gibi sosyal gerekliliklerin bedel karşılığı sunulması modern canavarlıktan ve yumuşatılmış bir emperyalizmden farksızdır!.. Hele bu bedeller halkın namus gibi koruyup kolladığı, gerçekleşmesi için yıllar yılı her türlü kötülükten sakındığı değerlerle ödeniyorsa, bugün ortada bir insanlık ayıbı/vahşeti var demektir!
Bu düşük faizli ev kredilerini alan milyonlarca aile, böyle bir menfaatin tersine dönmesinden çekinmiş olabilir! Yani, ‘Allah göstermesin, bu hükümet yeniden gelmez de, bu kredi faizleri alır başını giderse!..’ gibi korkular seçim öncesinde canlanmış olabilir! Herkese hizmet sunmak değil de, bir beş seneyi daha garanti altına almak gibi bir plan uygulanmışsa eğer bu günahın altından hiçbir Allah kulu kalkamaz! Bunun vebali büyüktür! Bugün ABD’de uygulanan Mortgage sisteminin aynı hinlikleri barındırdığını düşündüğümde, aynı sosyal sindirmenin burada da uygulanıp uygulanmadığı sorusu hafızamı meşgul ediyor! Siyaseti ekonomik çıkmazlardan arındırdığımızda acaba yeni oy dağılımı nasıl olurdu? Bu ütopik bir soru!
Neyse.
Ufak bir giriş olacaktı ama oldukça genişledi.
Seçim değerlendirmelerini bir kenara bırakmadan geniş bir yelpazede, sonsuz bir kumsaldaymış gibi özgürce yazmak istiyorum!
Devam edelim.
Aydıncıkların, geleceği haber veremeyeceklerine vakıfız! Bunu demokrasi şölenleri içerisinde sarhoş olmalarını anlattığım önceki yazıma ek olarak söylüyorum. O yüzden biz, yolumuzu kendimiz bulacağız! Bugün unutulan kimi çok ciddi sosyal felaketleri anlatalım.
Seçim dönemi boyunca, dış politikada meydana gelen irili ufaklı bunalımların, minimize edildiğine şahit olduk!
Filmi biraz geriye sarmak istiyorum. Birkaç sene öncesine kadar, Türkiye’de bir şehit cenazesinde edilmeyen sözler/feryatlar/pişmanlıklar; geçtiğimiz hükümetin iktidarında can buldu! İlk defa olan nedir biliyor musunuz? Bir şehit annesi, kameralara haykırarak şunu söyledi: “..ben vatan sağ olsun diyemeyeceğim!..” Bu sahneyi daha uzatarak anlatmak istemiyorum. Bir şehit annesi, vatanı için can vermiş evliya gibi, ekmek gibi, ibadet gibi kutsal çocuğunun canının acısını, içine atmaya muvaffak olamadı! Bunun sebeplerine inmemiz gerekiyor. Hangi sebepleri yan yana getirirsek, bu sonuca ulaşabiliriz acaba!
Ben diyorum ki o anne, samimiyeti göremedi! Mahcupluğu göremedi! Bir damla göz yaşı göremedi! O kadın, o anne. O anne, stratejist değildi belki. Bilemez ki, Türkiye’nin dış politikasının dengelerini… Basiretsizliğini… Bağlılığını… Sorgulayamaz ki, neden eli kolu bağlı! Aklına getirmez o anne! Getirmesine gerek yok çünkü! O annenin bir tesellisi var, çıkacak ortaya. Başı dik, gözü yukarıda, çelik gibi, iman gibi, ibadet gibi gururlu bakışlarıyla “ Vatan sağ olsun!” diyecek o anne! Fakat, demedi! Diyemedi. Ağzına geldi cümleler, söyleyecek gibi oldu belki! Ama içi elvermedi. Göz yaşları aktı boğazından! Samimiyetten uzak yüzleri, ‘kelle’ diyen dilleri aklına getirdi ve sustu! Nasıl insanlar bunlar? Bizler nasıl insanlarız? Bırakalım yeniden her şeyi bir kenara, roman gibi yazalım bu insanları, acıları, kalleşlikleri!
Ölen biziz. Ölen, bu insanlar. Şatafat yok yüzlerinde. Hani bir benzetme arasam, bulamam. O cinsten! Ekmek yakmış bu insanların suratlarını. Sütü üfleyip içmek ne kelime! Ekmeği koparan parmakları dahi endişeyle uzanıyor nimete. Utangaç hayata karşı bu insanlar. Yırtık değiller. Sakinler. Başlarını öne eğmesini bilirler. Toplumda genel kanaat ne ise, ayak uydururlar. Başı derde girmesin, yeter ki. İşinde, gücünde, ekmeğinde. Günlük hayat gailesi almış yürümüş. Otobüs kaçsa, işe geç kalacak. Koştura koştura durağa, oradan içi insan seli bir boşluğa… Kaçırsa, işe geç kalacak! Birileri çıkmış da, yılın birinde, ‘demokrasi amaç değil araçtır!’ demiş. Sonra seçimlerde istediği olunca sözü, ‘demokrasi nimettir ellemeyin çarpılırsınız’a getirmiş! Ona ne! Otobüs durakta durmazsa fena! Tıka bas geçiyorlar! Birileri, ‘Türkiye, Büyük orta Doğu Projesi’nin eş başkanlarından biridir. Biz bu görevi yerine getiriyoruz!’ demiş. Amaaaan, sen de! Nerede demiş canım! Hem demişse de, elbet bulur mevladan! İş yerinde günde 14 saat çalışıyor bu insanlar. Aldıkları maaş kuş!
Gel de bununla uğraş! Yok efendim neymiş “…eş başkanıyım’mış!”
İşte böyle birikmiş, birikmiş ve birikmiş!...
Amaaanlar, bana ne’ler hepsi birikmiş ve bu anne gibi yüzlerce anne bir şehit haberiyle yıkılmışlar! İşte! İçlerinden bir tanesi de çıktı ve tabutun başında olağanın aksine “..ben vatan sağ olsun diyemeyeceğim!..” dedi. Burası gerçekten çok mühimdir. Romantizmden öte, içi boş kofti duygusallıktan fersah uzaklıkta bir sosyolojik felakettir! Ne acıdır ki, biz bu ve buna benzeyen yüzlerce hikayeyi çarçabuk unuttuk!
Benim kızdığım noktalar, tahammül edemediğim köşe başları buralar! Biliyorum ki aynı sokaklarda dönüp duruyoruz ve fikirlerimiz birbirini takip ediyor, hastalıklı karanlıklarda!
Daha düz konuşmak zorundayım! Bakın! Ben ne önceki yazımda, ne bu yazımda ne de bundan sonraki yazılarımda kimseye “..neden AKP’ye oy verdin?” sorusunu sormadım/sormuyorum/sormam!.. Veya birilerinin beş bin kişinin, üç-beş derneğin, bir iki cemaatin savunuculuğunu yaparak meclise girmesine de karışmam! Ufuk Uras, Baskın Oran; eşcinselleri, Ermenileri, gayleri savunuyormuş! Savunsun kardeşim! Sonuna kadar savunsun. Bizler de savunalım. Fakat ortada binlerce felaket var, gelin bunları da savunun! Bir anne çıkıyor ve en kutsal hakkını kullanmıyor! Vatan sağ olsun demiyor! Bu hakkını oğlu ölerek annesine kazandırmış! Fakat anne bu hakkı iptal ediyor! Bu cümlelerimi hiçbir ideolojiyle sarmalayamazsınız! Romantizm, faşistlik, şovenlik, ulusalcılık, sosyalist bir başkaldırı değil bu! Bu tamamen insani bir duyarlılık!
Bağımsızlar meclise girdi! DTP kimliğini aldılar. Kürt vatandaşlarımızı temsil ediyor görünürde. Ben yüz binleri idare ederken onları kandıranlara tahammül edemem! ABD dosyaları kollarının altından sarkarken, kimse ben Kürtlerin temsilcisiyim diyemez! “..PKK’ya terör örgütü diyemeyeceğim!” diyen insanlar hiçbir haklı mücadelenin temsilciliğini yaptığını söyleyemez! Ben bağımsız olarak seçimlere girip meclis vizesi alan, sonrasında hemen ABD ağzıyla konuşan bu yöneticilerin davranışlarını eleştiriyorum!
Burada bir noktaya dikkat: Terörist başkadır! Kürt başkadır! Bu ayrımı yapamayacak kadar sığır bir düşüncenin kuyularında rüya görmeye çalışmayalım! Mehmet Ağar’ın da düştüğü kuyu burası idi! Düz ovada siyaset yapalım ne demek! Dağdan inin ovada siyaset yapalım ne demek! Dağda kim var? Bu soruyu açalım!
Kürt kitleler seninle, benimle, akrabamla, arkadaşınla yani hep beraber şehirde/apartmanda/sitede/yaylada oturuyor! Dağda oturan ise bölücü, can alan, kıyan emperyalist siyasetlere maşalık eden terör örgütü! Bu ayrım bu kadar basitken, yanlış yollarda boğulmağa ben anlam veremiyorum!
Bugün siyasetten ekonomik sebeplerle, hayal vurgunculuklarıyla, tüketim maskaralıkları ve adi bir kültür yozlaştırmasıyla uzaklaştırılan insanlarımıza, olan biten anlatılmalıdır! Gözümüze kaçan taşlar bizi rahatsız ediyor! Gözümüz sulana sulana suskun oturamayacağız. Kelimeler yardım ettiği ölçüde konuşmaya devam edeceğiz!
Bundan bir ay önce, yakalanan birkaç terörist kendilerine silahları ABD ordusunun verdiğini itiraf ettiler! Basın, tvler, gazeteler yerinden oynadı! Ne hikmetse şimdi ismi bile geçmiyor! O günlerde Dışişleri Bakanlığımız Abdullah Gül nezdinde bir girişimde bulundu. Bu girişimle ilgili Zaman Gazetesi’nde çıkan bir haberde şunlar vardı. Gül, bu konuyu ABD’li yetkililere sorduğunu ve yetkililerin “..biz böyle bir şey yapmadık!” cevabını verdiğini söylüyordu!
Şimdi. Ben önce şaşırdım. Haberde bir basitlik var! ABD’nin aymaz tavırlarına en ufak bir tepki yok! Bu tepki verilmeli! Vereceksin kardeşim! Gazetende yazacaksın! Cemaat gazetesi olunca susmak mı gerekiyor! Fethullah Hoca neden burada ağlayamıyor! Gazetesinde, Siyaset-Güncel sayfasında mizah yapılıyor! Maskaralık yapılıyor! Kimi kandırıyorsunuz. Gül sormuş da, efendim siz mi verdiniz silahları demiş, ABD de yok canım ne münasebet diyivermiş! Bu kadar basit mi yahu! İnsaf! Çölde yaşayan deve sahipleri kendi develerini kumdaki ayak izlerinden tanırmış. Biz bu ayak izlerini tanıyoruz, sizler neden görmezden geliyorsunuz! Çölde, sonsuz düzlüklerde onlarca yıl önce bazı yerleşimlere ne köy ne kasaba deniyordu, bunlar çadırlardan oluşan derme çatma evlerdi! İbin deniyordu bu yerleşimlere. Türkiye bir çadır cumhuriyeti mi ki, doğru dürüst cevaplarla, özürlerle, mahcubiyetlerle değil de daima dalgalarla muhatap oluyor!! İbin yerine konulan bir cumhuriyet mi yaratmak isteniyor! Bunun cevabını verdik biz! Lozan imzalandı ve o iş bitti!
Karşımızda iki söz var. Slogan olacak kadar sert, samuray kılıcı gibi acımasız!
“..vatan sağ olsun diyemeyeceğim!” ve “..PKK’ya terör örgütü diyemeyeceğim!” Rahatsızlıkların sebeplerini ve çözümlerini biraz da olsa kendi içimizde aramak zorundayız! Biz bunu daha önce başardık! Bir kerede AB’yi, Batı’nın deli saçmalarını, ABD’nin kanlı emperyalizmini bir kenara bırakarak düşünelim! Bir tarafta halk ağlıyor 1919 öncesi karanlıklara mapus ediliyor! Bir tarafta her şeyi unutturuyorlar, bir ellerinde hükümet bir ellerinde medya ve sahte bir temsilcilikle sırıtan ABD temsilcileri!..
İnsan vücudunda göbek deliğinin üç parmak aşağısına ‘hara’ deniliyor. Vücudun simetrisi, merkezi. Samuraylar, utanç duyulacak bir külfetin altına girdiklerinde kılıçlarını bu bölgeye geçirirler ve sonsuz bir uyku başlar! Ben hara gibi ağırlık merkezlerinin, sihirli noktaların; beynimizde, düşünce, kelime aleminde de olduğunu düşünüyorum.
Şimdi ya inadına ‘vatan kaybını’ hatırlayalım! Veya kılıcımızı beynimizdeki hara’ya daldırıp her şeyi demokrasi çığlıklarıyla dolu esaret kalabalığında unutalım!..
Yusuf Gürer
10 yorum:
yusuf kardeşim konuları biraz sert bir şekilde ele almış. işin güzel tarafı ise bir yandanda söylenilmesi gereken bazı şeyleri artık danışıklı dövüşten ringe indirmiş. olayların özünü ise iyi incelemek gerekiyor. yani örneğin ırakta 700.000 den fazla müslüman öldü hangi cemaat bu kanın durması için gazetelerine manşet attı ona bakmak gerekiyor. veya aynı şekilde bosnadan çeçenistana, filistinden afganistana kadar büyük direnişlere desteği kim veriyor. veya ülkede siyasi literatürünün başına manevi değerlerimizi önde tutan, milli irade ve şahsiyetli dış politika, lider ülke vasfını geri kazanma, sanayi ve adil paylaşım adına kim çalışıyor. bu insanlar kartel medya tarafından nasıl kirletiliyor. yani aslında herkes herşeyi biliyorda salağamı yatıyorlar. sanırım milletimiz uyuya kalmış...
Sefa arkadaşımın yorumunda, bahsettiği Irak, Bosna, çeçenistan kıyımlarına dikkat çeken birkaç kesim tabii ki var... Türkiye Komünist Partisi'nden tutunda Saadet Partisine kadar çok geniş bir kesim bu modern caniliklere elele cevap vermekteler! Yazımda bahsettiğim kesimler, Milli Görüş çizgisinin dışında kalan ve 'arka kapı kaçakları' olarak nitelendirilen oluşumların ellerinde bulundurduğu basın yayın cemaat dernek vakıflardır!
Bu kesimlerden, bugün sayısı neredeyse bir milyonu bulan Irak katliamlarına, Bosna'da ölen 200bin Müslümana, Çeçenistan'da, Filistin'de Lübnan'da can veren insan evlatlarına tek bir 'geçmiş olsun', 'başınız sağ olsun' veya bu ahlaksızlıkların yaratıcısı emperyalist güçlere 'yahu yapmayın, günahtır!' sözünü duymadık! Tepkimiz budur ve son derece gözü yaşlı, başı dik tepkilerdir! Bu vahşet çağının suskunluğuna haykıran her kesimle kardeşiz! Öyle olmak zorundayız! Bu konularda atlatığım kesimler yoktur. Yani hiç bir ideoloji Allah'ın yansıması olan nurlu yüzlerin kanla sulanmasının önünde değildir! Sefa kardeşime teşekkür ediyorum..
Abdurrahman her paragraf için, 'kendi açısından', siyaset-sosyoloji-ekonomi ilişkilerini yazının dışında bir örgüyle bağlantılandırmıştır. Yazının her paragrafında anlatmağa çalıştığım satırların genel örgü içerisinde payı vardır! Farklı bakış açısı olaaktır! Fakat 'bu değerlendirme yanlıştır!' gibi değerlendirmeler yanlıştır, kanaatindeyim! Başka bir yazınla kendi perspektifini İmece'ye taşıman daha sağlıklı olur görüşündeyim.
İnsanların siyasetle uğraşmaları, siyasal katılımın bir parçası olmaları salt oy verme işlemi ile sınırlandırılamaz! Bunun dışında, ekonomik/kültürel birçok doymuşluğa erişmiş bireylerin siyasal katılımı ikinci plana itmeleri, Avrupa toplumlarında ortaya çıkan aksülamellerdir! Bunu da zaten paragraf içerisinde belirtmiştim.
Diğer paragraflar bir kenara, etnik ayrılmalara müsaade etmeyen bir toplum olduğumuza sonuna kadar inanıyorum. Bu bir kültür meselesidir! Sosyolojik tezlere aday bir konudur! Dünyada çeşitli yüzyıllarda değişiklik gösteren emperyal güç odaklarının bu büyük kültüre nüfuz edemediği açıktır! Abdurrahman'a katıldığım tek nokta, bölge içinde terör örgütünün sivil halktan görmesi muhtemel destektir. Fakat, şunu soruyorum: Biz bu yazıları neden yazıyoruz? Salt, fildişi kulelere tırmanmak adına doldurulması gereken çileler olarak mı görmemiz lazım bu süreci! Tabii ki hayır!
Son olarak, BOP eksenli her çıkış bu coğrafyanın -sadece Türkiye için değil; peygamberler, evliyalar, kutsal topraklar ocağı tüm Ortadoğu toprakları için- bir faili meçhul felsefesi yaratmaktır!
Bu konuda olduğu gibi diğer bütün konularda da insanlığımıza, onurumuza, ekonomik felce uğratılarak, siyasetten uzaklaştırılarak köleleştirilecek, hadım edilecek bir toplum yaratmak isteyenlere karşı kelimelerin gücünü her daim kullanacağız!
Yorumlar için daima müteşekkirim... Ellerinize sağlık.
"Fakat 'bu değerlendirme yanlıştır!' gibi değerlendirmeler yanlıştır, kanaatindeyim"
bu değerlendirmeyi okuyanlara bırakıyorum. Ama ekonomik olarak kalkınan bir sosyal grubun siyasete müdahil olamsı sosyolojik bir gerçektir. "Onların parası var, onlar rahat" anlayıışı biraz alt gelir gruplarınca yapılan bir romantik değerlendirmedir.
Bugün AKP açık açık para kazana dindar orta sınıf tarafından omurgası oluşturulmuş bir partidir. Halkın siyasi söylemlere katılması, tarfını belirtmesi sadece oy ile olmaz elbette. Ama bu sadece ir gösterge olarak zikrettim. Buyrun bir diğer örnek, dindarlar para kazandı ve Müsiad ı kurdu. siyasete nüfuz etmeye çalışıyorlar , diğer para kazanan dindarlarca kurulan binlerce STK gibi.
İnsanların siyasi süreçlere taraf olabilmeleri -piyasa üzerinden para kazanabilmeleri- ile mümkündür. ÜĞLkemizde de böyle bir sürecin ilk adımları atılmaktadır. Siyasi çıkarımlardan da öte büyük bir sosyal döngüdür yaşanılan.
Pek kıymetli kalem arkadaşlarımın takıldığı ve birbirlerini yanlış yönlendirdiği/beslediği bir nokta var. Açıklayayım..
Yazımda geçen, ve takıldığınız nokta :
"..Asıl itibariyle, bu ekonomik faktörler sebebiyle siyasetten uzak kalmak, gelişmiş batı demokrasilerinde yaşanan bir sorun! Denklem çok basit: Ekonomik, kültürel, sosyal bir çok doymuşluğa ulaşan bireyleri siyaset gibi bir kurum ilgilendirmemektedir!.."
Bakınız, dikkat istiyorum: "...gelişmiş batı demokrasilerinde..." diyorum. Yani plütokrasinin siyasetten uzaklaşması Avrupa'da görülen bir sıkıntı! Bu aşılmaya uğraşılıyor. Kitlelerin yönlendirilmesinin kolaylığı, birbirlerini etkilemeleri Batı'da siyaset felsefecileri için bir sorun!
Şimdi efendim, yazımın devamında şunları söyledim:
Halkımızın iç siyasetimize bakışını değerlendirirken; ekonomik faktörlerin, Batı'da ortaya çıkardığı sonuçlarla benzerlik göstermediğini belirttim! Bunun başlıca sebebini ise,
a) Halkımızın geniş kitleleri -ki bunu da orta ve düşük gelir grupları olarak açıkladım-, ekonominin çarklarının işlemesiyle oluşan pastadan, yeterli payı almamış olması.. ve;
b) Bu durumun ekonominin siyaset üzerinde bir etkisi olarak, kitleleri topluca siyasetsizliğe götürdüğünü, anlattım!
Buraya ekleme yapalım. Başka bir yazının konusu fakat yerinde bir tespit, Regis Debray şöyle söylüyor: "..demokrasilerde ekonomi siyasete hakim olur, oysa cumhuriyetlerde siyaset ekonomiye..."
Yeteri kadar açıklayıcı olduğunu düşünüyorum!
Varsıl erkinin, yani var'ı elinde bulunduranların, bu kalbur üstü statüyü ele geçirenlerin; siyaset yapması, felsefe yapması, bilimle edebiyatla uğraşması gibi sosyo-kültürel durumları anlatmak için yazdığım bir yazı değildir son yazım!
Bu konuda doğru orantı kullanarak bile bu mantığı -burjuvazinin siyasete yakınlığını- anlamak kolaydır!
Dünyamızda, Yeni Dünya Düzencileri olarak görülen yedi sekiz ailenin ( Rotschild'ler, Rockefeller'lar, Harriman'lar, Whitney'ler gibi..)masa başı planlarla dünyaya yön verme isteklerinin olduğunu, efsane olarak değil de karşı karşıya kaldığımız bir tehlike olarak düşünebiliriz! İşte burjavazinin siyasete girişeceğine dair bir örnek! Hem de okyanus gibi bir örnek! Öyle ki, bunu sadece siyasetle sınırlamak da yeterli gelmeyecektir. Hukuk, medya, -batıda- kilise, üniversiteler bu büyük projelerde plütokrasinin yerleşebileceği, içiçe olabileceği sosyal kurumlardır!
Daha başka bir şey söylemek istemiyorum bu konuda! Zaten bu noktaya takılması, yazının diğer vagonlarının kaçmasına sebebiyet verdi gibi geliyor bana! Burada asıl önemli olan bir nokta "..yumuşatılmış bir emperyalizm" diye tabir ettiğim memleketimizde gündelik/yaşamsal ihtiyaçların bedel ödetilerek verilmesidir.
Mehmet Akif kardeşimin analiz ettirdiği paragraflar sonucu, Fethullah hoca ile ilgili söylediğim bir kaç cümlenin teyit edildiğini gördük! Fethullah bey'i geçin, bahsettiğiniz Lübnan saldırılarında Suudların, Hizbullah'ı Şii olduğu için, mücadelesinde yalnız bıraktığı, cuma hutbelerinde dua edilmesi vaazının bile verilmediğini biliyoruz! Bunlar önemli konulardır ve iki saatte ulaşılan yerlere bugün 2 senede ulaşılamaması acıdır!
ABD askerlerinin PKK'ya silah, mühimmat,para, manevi destek, diplomatik yakınlık, sırtlarını sıvazlamak gibi birçok yardımın olduğunu hiçkimse saklamazken, ABD yönetimi gibi Neocon'lar gibi düşünmeye, yapmamış olabilirler mi demeye ihtiyaç duymuyorum.
Samimi görmüyorum!
Burada son olarak savunma makamı sandalyemi kırıp, kışın yakmak üzere parçaları bahçenin kullanılmayan bir köşesine atıyorum!..
Söyleyeceklerim illa ki bitmedi, yazılarımızda devam ederiz!
Herkese teşekkürler...
katliamlar ortadoğu'da sürüp gidedursun gerek türkiye'de gerekse ortadoğu'da bu duruma karşı duran tek bir medya grubu yoktur. diğerlerini geçtim zaten de zaman ve türevleri kendilerini öyle göstermek isteselerde karşı duramazlar. pembe boyalı paslı demir adeta.
burjuva'nın siyaste girmesi. bence yusuf kardeşim burada yanlış çıkarımlar yapmış. daha doğrusu çıkış noktası. Maslov'un piramidi aslında bu durumu açıklıyor. yani parası olan ve güçlenmek isteyen politikaya karışmak isteyecektir. bu atina'da da böyle oldu fransa'da da. burjuva devrimidir bu. alt grupdaki insanlar belki sadece seçimden seçime siyasete girer ama burjuva siyasetle her zaman dirsek temsaı vardır. günümüz önemli sosyologları bunu sürekli aktarmaktalar özellikle giddens yada weber'in "protestan ethic" kitabı.
bu yazılarda elbette hatalar yapacağız hatta yanlış söyleceğiz ama bu sayede "aklın yoluna" ulaşırız. yusuf'a yazısı için teşekkürler...
Arkadaşlar bide şu üç yazıyı okuduktan sonra yorumlasak bence yerinde olacaktır;
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=127811&keyfield=6C61C59F6579
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=207647&keyfield=6C61C59F6579
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=319455&keyfield=6C61C59F6579
gündelik kısır-determinist siyasi çekişmelerden ayrı olarak ..tarihsel ve düşünsel süreç dahilinde düşünmeyi tavsiye ediyorum. Olayları birer sosyal veri kabul edip bu doğrultuda yorumlar yapılabilinir. Ama yanlış çıkış noktaları yakalayıp, duygusallık ile yapılan yorumlar güzel birer slogan olmanın ötesine geçemeyecektir.
Yusuf arkadaşımızın yazısında geçen Fetullah hoca ile ilgili bölümü ve Ağa ile konuştuğumuz bölümü Cihan haber ajansında üst yönetici diyebileceğimiz bir tanıdığa sordum yorumsuz ekliyorum:
"Bundan bir ay önce, yakalanan birkaç terörist kendilerine silahları ABD ordusunun verdiğini itiraf ettiler! Basın, tvler, gazeteler yerinden oynadı! Ne hikmetse şimdi ismi bile geçmiyor! O günlerde Dışişleri Bakanlığımız Abdullah Gül nezdinde bir girişimde bulundu. Bu girişimle ilgili Zaman Gazetesi'nde çıkan bir haberde şunlar vardı. Gül, bu konuyu ABD'li yetkililere sorduğunu ve yetkililerin "..biz böyle bir şey yapmadık!" cevabını verdiğini söylüyordu!
Şimdi. Ben önce şaşırdım. Haberde bir basitlik var! ABD'nin aymaz tavırlarına en ufak bir tepki yok! Bu tepki verilmeli! Vereceksin kardeşim! Gazetende yazacaksın! Cemaat gazetesi olunca susmak mı gerekiyor! Fethullah Hoca neden burada ağlayamıyor! Gazetesinde, Siyaset-Güncel sayfasında mizah yapılıyor! Maskaralık yapılıyor! Kimi kandırıyorsunuz. Gül sormuş da, efendim siz mi verdiniz silahları demiş, ABD de yok canım ne münasebet diyivermiş! Bu kadar basit mi yahu! İnsaf! Çölde yaşayan deve sahipleri kendi develerini kumdaki ayak izlerinden tanırmış. Biz bu ayak izlerini tanıyoruz, sizler neden görmezden geliyorsunuz! Çölde, sonsuz düzlüklerde onlarca yıl önce bazı yerleşimlere ne köy ne kasaba deniyordu, bunlar çadırlardan oluşan derme çatma evlerdi! İbin deniyordu bu yerleşimlere. Türkiye bir çadır cumhuriyeti mi ki, doğru dürüst cevaplarla, özürlerle, mahcubiyetlerle değil de daima dalgalarla muhatap oluyor!! İbin yerine konulan bir cumhuriyet mi yaratmak isteniyor! Bunun cevabını verdik biz! Lozan imzalandı ve o iş bitti"
Bu haberin gerçek olma ihtimali yok gibi. Habere göre ABD askerleri resmi üniformaları içinde zirhli araçla bilmemne kampına gidip silah teslim etmişler. 1. ABD böyle şeyler yapabilir, ama asla resmi üniformasıyla resmi zırhlı aracıyla yapmaz. Bunlar çoluk çocuk değil. Bu işler için özel eğitimli, yerel lisanı konuşan, yerel kıyafetler giyen özel adamları var. 2. zırhlı araçın o söylenen kampa gitmesi mümkün değil. Söz konusu kamp sadece yürüyerek ve havadan ulaşılacak bir yerde. Sonuç; PKKlı ların ifadelereine dayandırılan haber muhtemelen yalan. Onun için gazete üzerine gitmedi.
"Fetullah Hoca ikiz kulelere yapılan saldırılan ardından iki saat içerisinde taziye ve üzgün olduğunu belirtti. Ama ne Afganistan'ın bombalanmasından ne de Lübnan'ın bombalanmasının ardından herhangi birşey söylemedi."
Hoca efendi Lübnan savaşı boyunca bu insanlar için dua edilmesi yönünde etrafına ricada bulundu. Maalesef bunun ötesinde bir şey şu aşamada elinden gelmiyor…
Mevlana'nın yüzlerce yıl önce söylediği öyle sözler var ki 'sloganvari' olmasının hiç de kötü bir tarafı yok! Mesala:
" Eşek sidiğindeki saman çöpüne konan sinek, kendini gemi kaptanı sanırmış!.."
Ne güzel söylemiş. Günün gemi kaptanları, determinist yaklaşımlarıyla, sosyal hayattaki realiteyi ve bu realite içerisindeki tarihsel bakışları görememenin acısını on/ on beş yıllık süreçte tecrübeyle sabit eyleyecekler!
Sosyal çıkarımları, okuma-yazma düzeyinde yanlış anlamalar sebebiyle aşamayıp; '..yanlıştır yunluştur, istemezük!..'demek, artık sıkıntı yaratmaya başlıyor! Söylenecek tek şey: vah vah vah!...
burada sözlü bir iletişim kuramamnın verdiği sıkıntıdan, biraz da benim şahsıma ait fevri hareketlerden "yanlış anlaşılmalar zinciri" oluşmuş. başta yusuf kardeşim olmak üzere, ez-cğmle yazan,çizen,okuyan arkadaşlardan özür dilerim. Hataları(mı)n ders çıkartmak ve bir daha tekrarlanmamk için olması dileğiyle.
Yorum Gönder