02 Ağustos 2007 Perşembe

İnadına “demokrasi”

Demokrasi en sığ manada ; tüm vatandaşların, devlet politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Eşitlik beraberinde çoğunluk olma ve azınlığın çoğunluk altında ezilmemesi “hakkaniyetini” de akla getiriyor. Yani 99 ‘a karşı 1’in de haklarının korunması olmalıdır. Peki bu realite açısından ne derece de mümkündür? Nereye sürükler iseniz oraya giden bir kavram olu veriyor demokrasi. Özellikle “çelişkiler ve çarpıklıklar çağı” olan 21. yy. da; insanoğlunun bütün zihinsel travmaları ile birlikte içeriği değişen bir kavram da “demokrasi” oluyor.

Sanılanın aksine bir topluluğun seçim ile bir olayda karar vermesi kadim Yunan kültürüne has bir özellik değildir. Araplar da, Türkler de, Peştunlar da vb. diğer doğu milletlerinde de olaylar ve durumlar hakkında seçim metoduna gidilmiştir. Elbette ne Kadim Yunan’da ne de bu saydığım doğu milletlerinde bugün ki mana da bir demokratik seçim sisteminden söz etmek düşsel bir romantizmin ötesine gidemeyecektir. Hatta şunu burada belirtmek de fayda vardır ki, Bizans geleneğinden gelen bir devlet yapısı ile bütünleşene kadar (ki bunu İslam âleminde ilk alan ve getiren, kısmen diğer Müslüman milletlerinde pro-model aldığı veyahut devam ettirdiği) Türkler[1] olmuştur; genellikle hükümdarların dahi iktidarları mutlak olmayıp eşitler arasında birinci[2] konumundadır.[3]

Yukarıda belirttiğim alt kültür[4] gruplarının etkisi batı kaynaklı demokrasi anlayışındaki –seçkin aristokratik – yapı ile asla karıştırılmamsı gereken bir durum. Aristokrasi adı üstünde sosyolojik bir alt kültüre dayanmamakta ve bir oligarşik yapılanmayı ifade etmektedir. Bu yönü ile doğudaki sosyal yapı- devlet ilişkisi nispeten daha makul gözükmektedir. Sosyolojik tabanda bir kuvvetler dengesi ile ilerleyen devlet yönetimi , bu sosyolojik dengelemenin bozulduğu anlarda kaotik veya fetret dönemleri yaşatmaktadır.

Modernite’nin bize sunduğu reçetelerden biri de demokrasidir. Son 20-30 yıl içinde entelektüel düzlemde başlayan moderniteye karşın post-modernist eleştiriler bile artık yeterince tatminkar değildir. Söz gelimi modernitenin yerelselliği hiçe sayan tutumuna karşın gelişen eleştiriler yerellerin geliştirdiği fikri reddedişler ile geri tepmektedir. Demokratikleşme süreci neden ise bir türlü bitmeyen ülkemizde ise bu durum en bariz şekilde yaşanmakta, bulunduğu coğrafya, tarihsel miras ve birikim bir kırılmayı bize işaret etmektedir.

Yazımın başında belirttiğim üzere nasıl yönetsel yapı ve devlet- toplum ilişkisi Bizanistik bir yapıyı ilk defa tam manası ile bu topraklarda içselleştirdi ise[5] ; yine tarihin bir cilvesi olarak Modern kültürün nasıl içselleşeceği bunun ne şekilde olacağı ve demokrasinin nereye oturtulacağı, yine bu coğrafyada ortaya çıkacaktır. Kadim Yunan ve Pers kültürlerinden, Hristiyanlık’a, İslam’a, Modernizm’e varıncaya kadar her şeyin karıştığı ve bize hiçbir yerde kolay kolay karşılaşamayacağımız bir hayat tarzını sunan bu coğrafya; kanaatimce 21.yy. da insanlığın entelektüelleri ile yeni düşünce sistemleri geliştireceği bir bölge olacaktır. İnsanlık hiçbir zaman düşünmekten ve üretkenliğinden istifa etmemiştir ve etmesi de beklenemez.

Bizim devralıp kendi devlet- toplum sistematiğine oturttuğumuz bizanist kültüre değinmekte burada yarar görmekteyim. Bizanist kültürde devlet ve onu temsil eden erk; her şeyin üstündedir. İmparator bütün ülkeye Tanrı adına hükmeder ve kilise dahi ona bağlı bir kurumdan öte değildir. Resmi dini yorumu halka anlatmak ve onu köklendirmek ile görevli olan kilise; batı-katolik kilisesinin tam aksine imparatorun buyruğu altındadır[6].

Devlet erki bu gelenek doğrultusunda vatandaşları için en doğru kararı kendi verecek; gerektiği zaman onların yanlışlarını düzeltecektir(!). Bu kültür 20. yy. a kadar devam etmiştir. Osmanlı dan bugüne halk devletin öncülüğünde , ve memur yada asker kökenli aydınlar tarafından modernleştirilmiş özetle piramidin üstünden altına doğru bir modernleşme hareketi görülmektedir. İster beğenilsin ister beğenilmesin; sosyal hayattaki değişimlere “devlet” belirleyici unsur olma görevini asla ve asla kimse ile paylaşmak istememektedir.

Peki 21.yy. da neler değişmektedir? Ülkemizde durum ne olmuştur? Evvelki makalelerimde belirttiğim üzere ülkemizin sosyal yapısı batıdakinin aksine sosyo-ekonomik değil; sosyo-kültüreldir. Yani sosyal hayatta belirleyici faktör ekonomik ve çıkarsal sınıflaşmadan ziyade; kültürel bir gruplaşmadır. Fakat bu sosyo-kültürel yapı artık kendini sosyo-ekonomik bir düzleme dönüşmekte ve bunun baş döndürücü bir şekilde sosyal hayatımızda etkilerini göstermektedir. Örnek vermek gerekirse; yıllardan beri cemaat, hemşericilik, aşiret vb. tarz sosyal alt kültürel gruplar ekonomik travmalar ile parçalanmaktadır. Ekonomi bilimi nasıl halktan uzak düşünülemez ise; ekonomik durumumuzu değerlendiren iktisatçılarımız bu sosyolojik değişimi ıskalayarak salt rakamlar bazında ve batıdan aşırılmış teknikler ile ekonomik analizler yapmamalıdırlar.

Yine birçok defa belirttiğim üzere ülkemizin sosyal hayatında gelişmekte olan seküler-dindar bir orta sınıf ve liberalleşen bir aydın/yarı aydın kitlesi bulunmakta. İşte 22 Temmuz seçimlerinden de galip çıkan parti bu gelişen kesimleri kucaklaya bilen parti olmuştur. Artık insanlar 40-50 yıl evvelinin aksine, ekonomik gelirleri doğrultusunda semtlerde oturmakta, sosyal hayatlarında belirleyici faktör maddi gelirleri olmaktadır. Bu şüphesiz serbest piyasa ekonomisinin getirmiş olduğu bir yıkımdır. Bunun alternatifi salt katı bir devletçi ekonomik anlayış da değildir. Yaşadığımız buna benzer birçok sosyal bozukluk ve travmanın çözümü diğer aşırı bir uç çözüm değildir. İfrat tefrit ile çözülemez. Yine insanlığın kültürel birikimi ve zihinsel üretkenliği dünya durdukça devam edecektir. Hiçbir sistem veya yapılanma kendisini “en iyi benim, benden iyisi yok” diye takdim edemez. Bu takdim radikal dinci örgütlenmeler ile marjinal sapmaların sloganlarından başka bir şey değildir. İnsanlık var oldukça sorunları devam edecek; ve evrensel manadaki insan düşüncesi ve aklı ona bu sorunları çözmede yardımcı olacaktır. Hiçbir topluluğun fersah fersah uzaklardan gelen kurtarıcılara ihtiyacı yoktur ve hiçbir ulus da kendini dünyanın kaderini değiştirmek benim elimde gibi uçuk kaçık mesajlar ile bugüne kadar ne bir adım ilerlete bildi, ne de bir toplumsal hamle yapabildi.

İnsanlar hem küresel hem de bölgesel boyutta kendisini başkasından ne üstün ne de alçak görmeli. Karşılıklı hoşgörü (tolerans değil özellikle hoşgörü) ve kabullenme ile sorunlar aşılabilinir. Kimseyi din, dil, ırk, cinsiyet vb. ayrımlarından ötürü artık 18.yy sömürgecileri gibi dışlamamalı; aksine katılımcı bir yönetselliği hem ulus hem küresel bazda hâkim kılmalıdır. İnsanları, haklı olan görüşlerini ve mağduriyetlerini; yanlış yollar ile dile getirmeye iten; bu hoş görüsüzlük ve yanlışa yanlış ile cevap verme anlayışıdır.

Eğer bizden sonraki nesillere daha yaşanabilir bir ülke bırakmak ise hayalimiz, katılımı ön plana çıkaran, hoşgörü temelli ve ayrımcılığı değil katılımcılığı ön gören bir anlayış olmalıdır. Farklılıkları ünitize edip onları yok saymak ile hiç bir şey çözülmüyor. Bugün başörtülü gençlerin mağduriyetinden, eşcinsellerin sorunlarına varıncaya kadar hiçbir şey yok saymak ile çözülmüyor. Aksine içten içe büyüyor.

Maalesef sosyo-ekonomik bir düzlemede hızla evrimleşen, maddenin bu kadar ön plana çıktığı bir toplumda bu dediğim “katılımcılığı ve cesurca çözümler üretebilmeyi” gerçekleştirebilmek ne derece mümkün bunu bilemiyorum. Kimse kimseye an itibari ile bir reçete de sunamıyor maalesef. Yapılması gereken önce kişisel boyutta bile başlanabilinir; kendinize yapılmasını hoş karşılamayacağınız bir şeyi başkasına da uygulamayarak”. Sizi başkaları anadilinizde konuştunuz diye aşağılasa? Başkaları sizin ana dilinizi ve etnik kimliğinizi bir terör simgesi haline getirse? Başkaları sizin hayatınıza üstünüze giydiğiniz kıyafetten dolayı karışsa? Başkaları giydiğiniz kıyafeti sembolleştirip siyasi çıkar sağlamaya kalksa? Başkaları kendi milletini sizden üstün saysa? Başkaları sizi ibadetlerinizi yapan biri olarak görünce “yobaz” diyerek dışlasa? Başkaları sizi dini vecibelerinizi herkesin önünde ifa etmiyor onu kendi mahreminizde tutuyorsunuz, diye hakaretler edip sizi dinsiz-aforoz etmeye kalksa? Vs…vs….bu soruları çoğaltmak mümkün…

Sahi kendinizi nasıl hissedersiniz?

Artık birbirini kabullenme ve hoşgörü içinde yaşayabilme anıdır. Demokrasi de bu olmalıdır. Yoksa okyanus ötesinden gelip 1 milyon insanın kanları üzerine bir “yeryüzü cenneti yükseltmek” demokrasi olmasa gerek. Katılımcı ve sorunları cesurca çözebilecek bir demokratik sistem ile mümkün gözükmekte tüm bunlar. Elbette an itibari ile demokratik bir sistem en makul olan yönetim anlayışıdır kişisel görüşüme göre; fakat bu insanlığın ortak ve evrensel aklının geldiği “son nokta” değildir. O son noktanın gelmesi için yeryüzünde hayatın bitmiş olması lazım. İnsanoğlu düşünecek ve inandıkları ile yeni kazanımları beraberinde getirecektir. Umut ve ümit ile…



[1] Her ne kadar daha da geriye gittiği söylense de, bizanistik yönetim yapısının Müslüman bir ülkeye girmesi İstanbul’un fethi ile barizleşmiştir. Artık saray geleneklerinden devlet yapılanmasına varıncaya kadar bir bizanistik kültür devralınmıştır. Bu bugün dahi etkilerini belili ölçülerde hissettiğimiz bir durumdur. Yurttaşlarımızdaki devlet algısından, devletin yurttaş algısına kadar bir çok toplum- devlet algısını etkilemiştir.

[2] Eşitler arasında birincilik kavramını açmak gerekir ise örneğin Araplar da kabile liderleri o kabilenin en yaşlısıdır, hürmet görür, saygınlığı vardır ama kabile başka bir topluluk ile bir antlaşma imzalayacağı zaman veyahut bir savaş ilan edileceği zaman kabile meclisine sormadan hiçbir karar alamaz. Benzer bir durum Orta Asya Türk hakanlarının nerede ise tümü için geçerlidir. İmparatorun kaderini belirleyen alt kültür grupları olmuştur.

[3] Bu hususlarda gaspçı Emevi hanedanını ve Abbasi döneminin bir kısmını istisna kabul ediyorum, o zaman diliminin tahkiki ayrı bir makale konusudur.

[4] Alt kültür grupları, belli bir ana kültürel akımı meydana getiren özel ve örgütlü gruplara verilen addır. Örneğin ; bir mezhep dinsel bir birlikteliğin alt kültürüdür, o dinin tamamı değildir ama bir bileşenidir.

[5] Bazı kaynaklarda bu içselleştirmenin Emevi döneminde de olduğu söyleniyor ise de; kanaatım bunun Emeviler tarafından bir özentinin önüne geçemediği ve salt şekilsel ve formal bağlamda sınırlı olduğu yönündedir

[6] Bu kültür dikkate değer bir biçimde Doğu ve Modernist devlet yapılanmasındaki “devletin önceliği ve bekası” ile de örtüşmektedir.



Abdurrahman Ağa

2 yorum:

M.Akif MEMMİ dedi ki...

Ağa çok güzel yazmış ülkemizdeki demokrasinin durumunu. hala bugün bir cemaat lideri şu partiye oy verin ya da aşiretler hala oyumuz şu partiye diyebilse de ben daha iyi duruma gelebileceğimizi düşünüyorum bu konuda. Şuan meclisimizde akparti-chp-mhp-dtp-dsp-bbp-ödp bulunmakta ama aynı zamanda tek parti iktidarı. Biz sistemleri deneme yanılma yöntemiyle yani el yordamıyla buluyoruz herşeyi bir şekilde uygulanabilir hale geliyor demokrasinin gelişimi de sanırım bu şekilde olacak. Hem cemaatçilik (bireyselliğin karşıtı manasında) devam edecek hem de kişisel girişim gelişecek ve insanlar zenginleşecek...tekrar teşekkürler değerlendirmeler için ağa...

Yusuf Gürer dedi ki...

Abdurrahman kardeşimle bu yazıyı konuştuk aslında. Ama bir yorum yazmamam için bir sebep yok...
"İnadına Hatırlamak" yazımı okuduktan sonra, demokrasi bağlıntılı ilişkilendirmelerime güzel göndermeler yapıldığını gördüm bu yazıda. Fakat yazıma ek olarak yazdığım açıklamada bu kargaşayı giderdik. Ve eleştiri 'özel' niteliğini 'genel' olarak değiştirmiş oldu!
Demokrasi tanımlamalarının en çok yapıldığı günlerden geçiyoruz. Ve üst üste bindirmelere karşılık verdiğimiz karşı-tanımlama tepkileri yerini buluyor inancındayım...

Demokrasinin bu derece asice yıpratılması, bu kavramı; Abdurrahman'ın bahsettiği 'son nokta' olmama aşamasına hızla sürüklemektedir. Emperyalist, ırkçı, hoşgörüden uzak ve savaş makinesi bir demokrasi anlayışını kabul etmek de, -en azından- toplumun bir kesimi için imkansızdır.
'İnadına' olmasa da saflığına 'inandırabildiği' sürece demokrasi, diyorum!