23 Ağustos 2007 Perşembe

İslam Tarihinde Dinsel Öğreti Aktarımı ve Sosyal- Hukuki Sonuçları - Beraberinde Tasavvufi Çıkarımları




Bütün dini öğretiler gelişimleri ile beraber devamlılığı da salık verir. Bu da ilk öğreti sonrası kuşaklara, bu “bilginin” doğru ve mâkul çerçeve içinde aktarılması ihtiyacını doğuracaktır.
Makalemizde İslam dinindeki öğretim süreci ve bu bağlamın hukuki ve sosyal bakış açılarından sonuçları üzerinde durulacak, irdelenecek ve üzerinde düşünme jimnastikleri yapılacaktır.


“İslam’ın ilk tebliği (İlk Mekke dönemi), hicret, Medine site devleti, Mekke’nin fethine varan inkişaf ve kurumsallaşma süreci dahilinde eğitimin yeri ne olmuştur?” İslam’ın ilk emri “oku” olmuştur. Ayrıca zahiri manada ele alındığında vahyinde bir öğretisel süreç olduğu önemlidir. Yani sürekli bir “bilgi” aktarımı ve iletişim hali söz konusudur. Bu şifahi (sözlü) sürecin haricinde; Hz. Muhammed (s.a.v.) zamanında okuma-yazmanın teşviki, sadece bu dinsel öğretinin aktarımı için değil; sosyolojik olarak da sözlü kültürü (Yüzyılların verdiği ve etkisini hala gözlemleyebileceğimiz Arap belagati vb. çıkarımları da hafızamızın bir kenarında tutmak yararlı olacaktır.) bir üst seviye olan yazılı bir kültüre sıçratması olarak da değerlendirilebilinir.

Medine’de Mescid-i Nebevi’nin inşası ile beraber vahiy kâtiplerinin ikame ettikleri ufak odacıkların mescit dâhilinde bulunduğu bilinmektedir. Arapçada “es-saff” (sınıf –mekânsal anlamda) kelimesinin çoğulu olan “suffa” kelimesinden esinlenerek buradaki vahiy kâtiplerine “Ashab-ı Suffa “ denilmiştir. Bu vahiy kâtipleri burada ikamet etmekte, gelen vahyi taş, yaprak, ağaç kabuğu vb. şeylerin üzerine yazıp ezberlemekti. Günlük gelirleri sadece yapılan yardımlardan ibaretti. Ashab-ı Suffa İslami doktrinin ilk kurumsal aktarımı olarak da söylene bilinir. Dikkatleri çeken çok önemli bir husus da, bu eğitim sadece teorik değil, belki teoriden daha çok pratik bir hayat üzere devam etmiştir. Vahiy kâtipleri ve ashab; sadece vahyi yazmıyor ve ezberlemiyor, hayatlarında pratik uygulamalar olarak da vahyi yaşıyorlardı. Öznel veya nesnel roller dâhilinde vahyin uygulanışını (yani ilk olarak sünneti) hayat pratiği olarak geliştirmişlerdi. (Burada Hz. Muhammed (s.a.v.) ‘in nasıl bir eğitim metodu izlediği vb. konular tartışılmayacaktır. Bu başlı başına ayrı bir araştırma konusudur)

Bu pratik, dinamik ve değişkenlikler sunan vahiy sistematiği içinde devam eden konsept i Hulefa-i Raşidin (ilk dört halife) döneminde doğal olarak farklılık gösterecektir. Hz.Ömer dönemine gelindiğinde gittikçe kalabalıklaşan ve temel fonksiyonunu yitirmiş, tabir-i caiz ise bir “miskinler tekkesini” andıran ashab-ı suffa kapatılır.

Özellikle Emevi dönemine kadar olan sürede İslam’daki devlet erki ile halk arasında bir ayrılığın olmaması, yönetim ve halkın iç içe olması, hukuki yapı olarak sorunların çıkmasını önlemiştir. Zaten Hulefa-i Raşidin birer fıkhı (İslam hukuku) otorite olmakla beraber seçim ile iş başına gelmişlerdir (mutlak oy birliği olmamıştır ama makul bir çoğunluk söz konusudur). Yönetim erkinin içindeki görevlilerin halktan kopmaları İslam hukuku (fıkıh) ve din-devlet-toplum üçleminde hukuki ve sosyal nazardan büyük ihtilaf ve kırılmaların ortaya çıkmasına en büyük zemini hazırlamıştır.

Emevi sülalesinden Muaviye’nin hile ve gasp ile “halifeliği” ele geçirmesi ve başkenti Medine’den, evvelce vali bulunduğu Şam’a taşıması bu kopuşun bir sonucudur. Gaspçı halife artık Bizans’ın devleti (devletten kasıt burada Emevi hanedanı olarak yansımaktadır) dinin üzerinde tutan anlayışını uygulamaya başlamıştır. Bu Müslüman dünyada yaşanılan ilk algısal travma özelliği olarak incelenmesi ve üzerine düşünülmesi gereken bir tarihsel kırılmadır. O devire kadar hiç görülmemiş bir şekilde devletin bir dini yorumu seçmesi ve bunu “resmi” yorum olarak dayatması Emevi hanedanı ile başlamıştır. Bu taassup ve tepeden inmeci yaklaşım halka ve yeni Müslüman olmuş kitle/milletlere ne derece yakın olabilirdi ki?
Yalnız bu baskının iç yüzü sadece Bizanistik bir yapılanma ile izah edilemez. Şöyle ki, resmî dini yorumun dayatılmasındaki temel sebep; yorumun kendisi değildir. Yorum ilk defa nesnelleştirilmiştir. Hanedanın işine gelen yorumun kendisi değil; o yorumun ortaya koymuş olduğu felsefi, fıkhî ve dolayısıyla oluşturacağı sosyal durum ve insanlara sunduğu algısal durumdur. Hanedan ortaya koyduğu sonuçlar açısından pragmatik (faydacı) bir şekilde bir dini yorumu seçip uygulamak istemektedir. Bu seçim ve uygulama sürecinin önündeki en büyük engel ne olmuştur?

Bu sürece ket vuran en önemli olgulardan biri âlimlerin[1] halkın içindeki yaşamlarını terk etmemiş olmaları ve artık hanedanlaşmış, dolayısı ile meşruluğu hırpalanmış olan, yönetim erki ile olabildiğince az iletişim kurma yolunu seçmiş olmalarıdır. Bu tercih salt hukuki temelleri (özellikle içtihat ve kıyas temellerinde) belli bir zümrenin elinden kurtaracağı gibi, meşruluk arayışı içinde gaspçı hilafet yapınsın da omurgasından vurmuştur. Bir Arap yazarın dediği gibi “Kerbela’da Emevi hanedanının altına konulmuş saatli bomba gün gelmiş infilak etmiştir”

Abbasi döneminde ise her ne kadar Emeviliğe karşın bir kendini tanımlama süreci ile kurulan bir yönetim varsa da, hanedan kendisine ait bir yorum bulmakta gecikmez “Mutezile”. Bu yorum uğruna gerekirse âlimlere işkence uygulamayı onları katletmeyi dahi meşru sayacaktır (Örn. Hanefi Mezhebinin önderi İmam-ı Azam Ebu Hanife Abbasi zindanlarında işkence ile can verecektir)

İlk zamanlarda devletin belli bir âlim tabakasını desteklemesi yeterli iken, zamanla onları maaşa bağlayacak, “yüksek” görevler icat edip onları bu görevlere atayacak. (İlk olması hasebiyle Ebu Yusuf -ki İmam-ı Azam’ın öğrencisidir- Abbasi sultanının sunduğu kadılığı kabul ederek bu yolu açmıştır. Kendisi halifeye karşı gelebilecek, yeri geldiğinde sözünü esirgemeyecek biri olsa da, bu kabulü ardından gelenlere bir meşrulaştırıcı etken görevi görmüştür). Bunlara ek olarak da resmi yorumun geliştirilip kollandığı medrese ile Müslüman toplum tanışacaktır. Burada genel de resmi kabul gören yorum, rafine bir din anlayışı ile beraber talebelere sunulacaktır. Finansal olarak ise sermaye-devlet desteği hiç eksik olmayacaktır. Buralardaki öğrenciler resmi yorumu geniş kitlelere benimsetmek yoluyla, hanedanın meşruluğunun muhafızlığı görevini üstleneceklerdir.
Son tahlilde Müslüman mütefekkir (düşünür) artık halkın arasında sade bir hayat yaşamamakta; dolayısı ile söyleminde ve düşüncesinde kendini sürekli kısıtlayacak olan “dünya nimetleri” ile hemhal olmaktadır. Bu düşünceyi ve söylemi kısırlaştıracak; en hafif tabir ile onu kısıtlayacaktır. Nizamül Mülk’ün medreseleri, Bağdat’taki Beyt’ül Hikme vb. oluşumlar bir de bu bakış açısı ile tahlil edilmelidir. Neredeyse bütün büyük imam ve âlimlerin devlet ve sermaye ile olabildiğince az iletişim kurmuş olmaları bir tesadüf olmasa gerek.

Hali hazırdaki “âlim”in devletle olan bu mesafeli duruşu, tasavvufi bağlamda ele alındığında, İslam toplumu için ayrı bir iç dinamiği ortaya koymaktadır. Halk ile devlet arasındaki açıklıkta halkın ezilmesini, devletin otoritesinin sarsılıp anarşinin oluşmasını engelleyen tasavvufi gelenek olmuştur. Kökeni Hz.Ali’ye dayanan bu gelenekleşen bu yapı 14 asırlık İslam tecrübesinde en uzun soluklu –ki hala devam etmektedir- iç dinamik olarak gözlemlenmektedir. (Burada cemaat –topluluk- oluşumları ile tasavvufi oluşumları birbirinden çok keskin bir şekilde birbirinden ayırt etmek lazımdır. En basit İslami terminolojiye ve epistemolojik temellere dahi yabancılaşan bir aydın – yarı aydın kitlesinden bunu beklemek biraz hayal gibi gözükmektedir. Bu yabancılaşma ve kötü gözle bakma sosyoloji veya tarih ilimlerinden daha çok psikolojinin kapsamına girse gerektir)

Tasavvuf İslam coğrafyasının çok çeşitli yerlerinde, çok çeşitli şekillerde pratik hayatta ortaya çıkacaktır. Kimi zaman yoksullara yardım eden bir hayır kurumu, kimi zaman işgalci-emperyalist bir güce karşı verilen bir direniş mücadelesinde, kimi zaman felsefi düzlemde sapkınlıklara karşı verilen bir fikri mücadele vb. birçok işlevi aynı/farklı zaman/mekânlarda gözlemlemek mümkün olmuştur. Bu hareket serbestîsinin arka planında; üyelerinin samimiyeti, ekonomik olarak (genelde 1-2 istisna dışında) çok büyük bağımlılıkları olmayan ve esnek karar mekanizmalarının olması, bağlı bulunanların sadakati vb. nedenler sıralanabilinir. Ayrıca İslam (ve Yahudiliğin) insan hayatının 24 saatine etki eden yapısı göz önünde alındığında bu tarikatların Hıristiyan tarikatlardan ne kadar farklı olduğu da bir zihinsel çıkarım olabilmeye açıktır.

Son olarak vurgulanılması gereken durumda; tasavvufi geleneğin diyalektik bir durumda kendini hiçbir zaman konumlandırmamasıdır. Karşı durduğu, mesafeli olduğu şeyler olmasına rağmen tekke İslam tarihinde hiçbir zaman toplumdan Hıristiyanlıktaki manastır gibi kopmamıştır. Bu da ona, kimi zaman ekonomik olarak en zayıf halkası ama kültürel ve sosyal olarak ise en kuvvetli bir arada tutucu unsuru olma rolünü yüklemiştir. Ulema- tasavvuf ehli arasındaki yüzyıllardır süre gelen anlaşmazlığa bir bakış açısı sosyal bağlamda da sunulabilinir.

[1] Burada âlim kelimesinden, güncelde kullanılan aydın, entelektüel ve hatta Farsça manasında irdeleyebileceğimiz rehberlik eden “peygamberler” anlaşılabilinir; Not: Peygamber kelimesinin alışılmışın dışında kullanımları için bkz. Dinler Tarihi –Dr.Ali ŞERİATİ, Dine Karşı Din- Dr. Ali ŞERİATİ

Not: Yazının yazılmasında her türlü desteğinden dolayı atakhan galip dostuma teşekkür ederim.

Abdurrahman AĞA – Gökçeada

4 yorum:

M.Akif MEMMİ dedi ki...

ağa güzel yazmış süreci tarikatler üzerine. Tarikatler hanedana ya da yönetime uzak olur demişsin ama osmanlı padişahları bektaşiliğe karşı
mevleviliği desteklemişlerdir. Hatta bazı padişahlar bildiğim kadarıyle mevlevi tarikatlerine gitmiş gelmişliği var bunu olayların neresinde almamız gerekiyor. Basit bir rekabet döngüsü mü siyaset mi yoksa işin içinde başka bir iş mi var bence sorulması gereken bir soru...

Yusuf Gürer dedi ki...

Tarih penceresinden bakıldığında, insanoğlunu efsunlayan, ayakta tutan, hamuruna maya katan, önemli bir çok sosyo-kültürel dinamiğin oluşumunda dinsel öğretilerin payını görürüz.

Türk-İslam sentezinin, Selçuklu-Osmanlı yerleşik kültürünün, günümüzün kültür altyapısını şekillendirdiğini düşündüğümüzde; bu tarihten önce yaşayan -ki bu halde, Osmanlı'yı da Selçuklu'yu da etkileyen- 'dini öğretilerin' ne uzun soluklu pragmatik kurumlar olduğunu anlayabiliriz.
(Tabii, farklı değerlendirmeler de yapılabileceğini belirtirim. Başka yazılarda, umarım değinebiliriz.)

Abdurrahman kardeşimin ellerine sağlık.

Gülsüm H. dedi ki...

sayın Abdurrahman Aga
yazınızı oncelıkle tebrık etmelıyım.Çunku bızım olgulara ve olaylara bakış açımızdaki sıkıntı bir parçasını ıncelemek ve bunu bütün saymak olmuştur.o nedenle tarihsel akış içerisinde degerlendırmek çok daha gerçekçidir.Geçmişten günümüze nasıl şekıllendıgını bılırsek anlamlandırmak daha kolay olacaktır.emegınız için teşekkurler..

atakhan mikhael dedi ki...

Din’in nasıl halktan koptuğunun güzel bir özeti olmuş bu yazı. Ben birkaç şey daha eklemek isterim. –her ne kadar bu ekleyeceğim şeyleri Abdurrahman bir makale olarak görmek istediyse de o kadar yetkin olduğumu düşünmüyorum- Bizanistik din anlayışı en fazla Osmanlı İmparatorluğunda devam etmiştir. Şeyhülislamlık kurumu Patrikhane’nin görevini almış ve Müslüman Sünni\Hanefi geleneğini bütün topraklar dahilinde tek anlayış olarak dayatmaya çalışmıştır. Benim bildiğim kadarıyla sistematik bir zorlama olmasa da özellikle Yemen ve İran sınırları yakınında ki bölgelerde halk ve ulema-yani devlet- arasında ciddi sıkıntılar yaşanmıştır. Buradan dinin devletin kendi meşrutiyetini gösterme aracı olarak kullanıldığını görmekteyiz. Bunun yanı sıra Akif’in sorusuna yanıt olarak; tarikatlar arasında ciddi bir çekişme olduğunu biliyoruz. Özellikle yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra. Bu konu ile ilgili güzel çalışmalar yapıldı.
Son olarak Abdurrahman bu konuda daha ayrıntılı bir çalışma yaparsa çok memnun oluruz.
Not: yazının yazılmasında küçük bir yardımım dokunduysa çok memnun oldum…