16 Ağustos 2007 Perşembe

Nedir bu Ortadoğu; yenilir mi içilir mi?



Ortadoğu… uzun, çatışmalı ve kanlı bir tarih. Büyük olanların, dünyaya hükmetmeye adayların, büyük dinlerin coğrafyası. Önemini kaybetmeyen bir bölge. Beşbin senedir kaybetmedi. Kaybetmeye de niyeti yok. Bildiğimizi sanırız. Yakın olduğu için belki, belki de zamanında tarihlerimiz ortak olduğu için. Ama ne yazık ki, ne tam olarak biliriz tarihini ne de ilgileniriz onunla. Aslında bu yüzden birçok şeyi kaçırdık elimizden; kaçırmaya da devam ediyoruz. Biz de naçizane bilgilerimizle birkaç şey paylaşmak istiyoruz. Yazı seri halinde olacak. Önemli gördüğümüz ülkeleri kısaca anlatacağız. Özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrası durumlarını.

Ortadoğu karışık bir bölge. Sadece siyasi olarak değil, kültürel ya da dinsel açıdan da gayet karışık. İnsan bir an için nereden başlayacağını bilemiyor. Genel kavramlarla başlamak sanırım daha kolay olacak; ya da genel sorularla. Ortadoğu bir coğrafi terim midir, yoksa politik mi? Coğrafyayı yok sayamayız ama, Ortadoğu kavramı ağırlıklı olarak politik bir terimdir. Özellikle Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra... Zaten cetvelle çizilmiş sınırları görünce politikanın ağırlığını hissediyorsunuz. Ancak bu konseptler hala tartışmalı, yani Ortadoğu’nun coğrafi sınırları veya akademik yaklaşımlar kesin değil. Söz konusu Ortadoğu olunca akademik düşünceye çok fazla politika giriyor. Örneğin Tel-Aviv’deki arkeoloji müzesinde sadece Yahudiler’e ait eserler var. Sanki Ortadoğu’da Yahudiler’den başka millet yaşamamış. Tabii bu yazı olabildiğince az politika içerecek, siyasi olayları anlatsa da.
Seride Arap-İsrail sorunu, Mısır, Irak, Ürdün, Suriye, Lübnan ve İran üzerinden gideceğiz. Bu ülkeleri seçtim çünkü bunlar Ortadoğu’ya yön vermiş ya da ciddi şekilde bölgeyi etkilemiş ya da etkilenmişlerdir. Bu devletlerin dışında Suudi Arabistan, Türkiye, Katar, Umman, Yemen ve Bahreyn diğer etkin ülkeler. Bu bölgede yer alan Kuveyt yada BAE zenginliklerine rağmen siyasi olarak siliktirler.

Kökenler



Bu siyasi düzlemin dışında üç büyük dinin merkezi de olan Ortadoğu, içinde birçok dini ve mezhebi barındırır. İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik sizin de bildiğiniz gibi üç büyük dindir. Azınlıkta kalsa da Zerdüştlük diğer bir inanç sistemidir. İslam içinde Sünni ve Şiilik iki önemli mezheptir. Dürzülük ve Vehabilik de bölgede önemlidir. Yahudiliğin mezhebi olmamasına rağmen Hıristiyan mezhepler oldukça fazladır. Ortodokslar, Katolikler, Protestanlar, Kıptiler, Marunîler, Nesturiler… aynı şekilde etnik olarak da karışık bir bölge Ortadoğu. Araplar, Farslar, Türkler, Kürtler, Yahudiler, Berberiler, Ermeniler ve Diştular…Bütün bu karışık yapı Ortadoğu’ya zengin bir hava verirken birçok sorunun da temelini oluşturuyor.


Kısa Ortadoğu tarihi; başlangıçtan Birinci Dünya Savaşı’na…


Elbette böyle uzun bir tarihi birkaç paragraf ile özetlemek tarihe karşı büyük bir haksızlık. Ama günümüz Ortadoğu’sunu anlamak içinse şart. Din tarihçileri için başlangıcı açıklamak her zaman için kolay olmuştur. “Yaradan ‘ol’ dedi ve her şey gerçekleşti” yada “önce kaos vardı” veya “dünya Nil’den meydana geldi” gibi… Oysa ki bilimsel bir yazıda kökleri incelemek çok daha zordur. Bu yazıda elbette çok derinlere girmeyeceğiz. İlk aktarmak istediğimiz dönem Sümer yerleşimleri. Kompleks yerleşimler ilk bu dönemde ortaya çıkmıştır. Buradaki insanları birleştiren din olduğundan şehirler tapınakların etrafında kurulmuştur. Tapınaklar aynı zamanda birer ticaret merkeziydi. Bu dönemde başlayan din etkisi Ortadoğu’yu 5000 sene boyunca hiç bırakmamıştır ve halen devem etmektedir. Aslında bu dönem Ortadoğu’da yer alan birçok şeyin de temelinin atıldığı dönemdir. Daha sonra iki büyük devletin gölgesi düşer Ortadoğu’ya. Firavunların Mısır’ı ile güçlü savaşçıların ve atların yetiştiği Hitit İmparatorluğu. Bu iki medeniyet Kenan bölgesi -günümüz Lübnanı- için karşı karşıya gelirler. Sebep Lübnan’ın bayrağına simge olan sedir ağacıdır. Savaş kesin bir sonuca varmadan kesilir ve taraflar tarihin bulunan en eski antlaşmasını imzalayıp çekilir. Bu tarihlerde Hz. Musa (as)’ın önderliğinde Yahudilerin bu topraklara girişini görüyoruz. Ama pek kalamıyorlar. Babil yükselince kendilerine isyan eden Yahudiler’i sürüyor. Babil devletinin gitmesiyle tabii Yahudi yerleşimleri tekrar başlıyor. Bu arada Persliler bölgeyi kontrol altına alıyorlar. Bu dönemde bölge Pers valileri “satrap”ların.

Genç, atik Makedonyalı İskender ile bölgede Yunan etkisi artıyor. İskender’in ölümü ile doğu-batı kültürünü taşıyan devletler ortaya çıkıyor. Selevkoslar ile Ptolemikler en önemli iki devlet. Büyük Roma ile de Ortadoğu’da yeni bir dönem başlıyor. Yeni bir din doğuyor bu dönemde ve Yahudiler tekrar sürgün ediliyorlar.
“Roma Barışı” ardı vakitlerde uzakta kalan bölge daha da otonom hale gelince, Konstantin Byzantion kıyılarında “neva roma” –yeni Roma’yı- kurmuştur. Tabii İran bölgesinde yükselen yeni gücü de unutmamak lazım; Sasaniler. Hem Roma İmparatorluğu'nun bölünmesi hem de resmi dinin merkezinin olması sebebiyle merkezi yapı Ortadoğu’ya daha önem vermiştir. İskenderiye Kilisesi gibi önemli kiliseler bu bölgede kurulmuş; ilk Hıristiyan bölünmelerde bu bölgede ortaya çıkmıştır. Iustinyen ve İslam arası dönemde merkezi otorite zayıflamasına rağmen doğu-batı ticaretine başkentlik ettiği için Ortadoğu renkliliğini kaybetmemiştir. Kaldı ki İslam orduları Bizans’tan ve İran’dan aldıkları yönetsel tecrübeyi bu bölgenin idari hayatında devam ettirmişlerdir.

Bölgenin Altın çağı


Yeni bir soluk getiren İslam dini bölgeye bugün dahi etkili olan bir canlılık kattı. Mekke genel olarak İslamiyet sonrası önem kazanmış bir kent olarak görülür. Oysa ki üç dinin ortak peygamberi Hz. İbrahim (as) tarafından yapılan Kâbe ve uzak doğudan gelen malların giriş noktası oluşu Mekke’yi önemli bir şehir yapmıştır. Bu dönemde merkezi otorite yoktur. Ancak Kureyş kabilesi bölgede oldukça etkilidir. İslam Devleti bölgedeki birçok şeyi değiştirmiştir. Öncelikle insanlar yeni bir tek tanrılı dinle bütünleşmişler ve merkezi otorite kavramı ile tanışmışlardır. Peygamber ardı gelen Dört Halife'nin İslam’ın ilerlemesinde büyük katkıları vardır. Ancak seçilmiş son halife Hz. Ali ile Muaviye arasındaki çatışma (Daha sonra Hz. Hasan’ın mücadelesi ve Hz. Hüseyin’in Kerbela’da –bugünkü Irak sınırları içinde- şehit edilmesi) İslam içinde bugün de devam eden ciddi ayrılıkları başlatmıştır. Bu olaylardan sonra halifelik saltanat gibi soya dayalı olmuş ve Emevi döneminde hissedilir şekilde millet ve kabile ayrımı yapılmaya başlanmıştır. Tabii bu ayrım 750’de isyan ederek başa gelen Abbasilerin isyan sebeplerinden biri olmuştur. Abbasi Dönemi aslında Araplar’ın İslam üzerindeki güçlerinin sona erdiği döneme rastlamıştır. Doğudan gelen yeni bir kavim Müslümanlığı seçerek bölgede yükselmektedir.


Steplerin Halkı ile…


Türkler öncelikle profesyonelleşen (Müslüman ordularda ilk profesyonelleşme Emevi-Bizans modeli ile başlamış; ardından Abbasiler ile birlikte Türkler silahlı kuvvetlerin en etkin gücü haline gelmiştir) Abbasi ordularında asker olarak yer aldılar. Daha sonra Türklerin (İran üzerinden aldıkları bürokratik tecrübe ve devlet yönetim sistemi üzerinden- buradaki kasıt bürokratik-diplomatik vb. teşekkülleri ile bir hiyerarşik devlet yapılanmasıdır, devlet yapılanması Orta Asya’da da mevcuttur. Fakat fars tecrübesi ile birlikte daha kompleks bir hal aldığı, idari ve mali konuların daha karmaşık hale geldiği bir yapılanmadan söz etmek mümkündür) emirliklerin başına geldiğini görüyoruz. XI. yy.da ise Selçuklu imparatorluğu reddedilemez bir güç olarak bölgeye yerleşti. Ama önce Moğolların sonra Haçlıların bölgeyi istila etmeleri Ortadoğu’nun kendine özgü huzurunu ve renkliliğini bozdu. 14.yy. da Osmanlı, Timur ve Memluk devletlerini güçlü görebiliriz. Hatta Timur’un Uzak Doğu ile daha çok ilgilenmesi göz önünde tutulursa kalan iki devlet bölgenin gelecekteki varisleri olmuşlardır. 1517’de Memluklular Osmanlı devleti tarafından yıkılınca bölgede tek güç Osmanlı devleti oldu. Hicaz bölgesinin saygıdan, Mısır’ın ise uzaklık ve yeni sistem ordu yüzünden otonom bırakılması ile Ortadoğu merkezi hükümetin ağırlığı ile ezilmedi.


Kopmalar…İlk örnek Mısır…


XIX. yy. günümüz Ortadoğusu’nun şekillenmesinde çok önemlidir. Bu dönemde milliyetçilik akımları ile İngiltere diplomasisinin bölgeye girmeleri bölgede büyük değişikliklere sebep olmuştur. Bu dönemdeki en önemli isimlerden biri de Kavalalı Mehmet Ali Paşa'dır. Balkan yarımadasında doğmuş olan Mehmet Ali Paşa'nın Ortadoğu tarihine katkısı yadsınamaz. Napolyon’a karşı giden orduda olan Kavalalı kısa sürede yüksek mevkilere ulaştı. Mısır’a vali olduktan sonra Mısır’da önemli değişiklikler yaptı. Bunlarım en önemlisi askeri ve eğitim alanlarındadır. Bu yaptığı yenilikler kendisine kısa sürede fayda sağlamıştır.( Modernite ile dönemin İslam dünyasının iki koldan karşılaşmasının biri Mısır ötekisi de İstanbul üzerinden olmuştur. Bu iki kolun bu karşılaşım süreçleri ve çıkarımları da Ortadoğu’da çatışma faktörlerinden biri olmuştur. En azından günümüz entelektüellerini ve bir kısım oryantalistlerinin dikkatini çeken bir konu olmuştur. Bu hale ek olarak Kavalalı ile birlikte Mısır artık çok farklı bir şekilde Ortadoğu’da söz sahibi olacaktır. Günümüzde ortadoğu’nun “büyük ağabeyi” bu ünvanını yakın geçmiş meşruriyetini Kavalalı sülalesine borçludur.) Kavalalı önce vehabi sonra da Mora isyanını bastırmıştır. Ancak Mora yarımadası İngiltere ve Fransa’nın dayatmalarıyla Yunanistan’a verilince - bu durum aslında bir kırılma noktasıdır, çünkü Kavalalı başarı ardı Mora yarımadasını istemişti. - Mehmed Ali Paşa Suriye valiliğini talep etti. Ancak II. Mahmud bu talebe hiç sıcak bakmadı. Çünkü Kavalalının bu kadar büyümesi devletin “bekası” için iyi değildi. II. Mehmed döneminde bir Çandarlı tecrübesi yaşanmıştı. Tabii red cevabı gelince Kavalalı Akka kalesini feth etti. Hatta üzerine gelen Osmanlı ordularını yenerek Kütahya’ya dayandı. Başta Osmanlı’nın yardım çağrılarına “kulak asmayan” İngiltere ve Fransa; Osmanlı’nın Rusya ile antlaşma yaptığını duyunca duruma el koydu. Önce Kütahya Antlaşması yapıldı ardından iki taraf da memnun olmayınca Londra Konferansı ile durum çözüldü. Bu antlaşma ile Mehmet Ali Paşa, sadece Mısır valisi olacaktı ama Mısır valileri Kavalalı’nın soyundan gelecekti.
Kavalalıdan sonra hidiv olan Said bölgede önemli bir değişikliğe imza attı. Babası gibi reformlara devam eden Said ticaret gelirini arttırmak için Süveyş kanalını kurmayı planladı. Ancak kendi imkanları yetmeyince Fransızlardan yardım istedi. Fransız desteği ile kanal açıldı ama Mısır kanalın yapılmasında ekonomik olarak çok yıprandı. Ardılı İsmail ise bu sıkıntıları aşamadı. Önce Avrupa'dan borç aldı sonrasında ise Süveyş kanalını satmak zorunda kaldı. Tabi borçlar ödenmeyince Mısır’da da “duyun-u umumiye” kuruldu. Tabii bu durumun halk üzerindeki etkisi pek olumlu değildi. Gerçek Mısır halkı hem ekonomik bunalımlara hem de yönetimde farklı bir millet olmasına isyan etti. 1881’deki isyan Urabi İsyanı olarak bilinir. İngiltere tıpkı Roma gibi Mısır’a isyanı bastırmak amacıyla girdi ve ayrılması çok sonları oldu.

Krallık Nil Deltasında…

İngiltere’nin etkin olduğu yıllara Cromer yılları denir. İsyan için bölgeye giren İngiltere bölgede güvenliğe ve istikrara önem verdi. Süveyş Kanalı'nın hakimiyeti İngilizler’e geçerken bölgedeki İngiliz-Fransız çekişmesi İngilizler’in lehine döndü. Evelyn Baring ilk İngiliz konsül-generali olarak bölgeye atandı. Daha sonra adı “Lord Cromer” olacaktı. Tarım ve demiryolunda önemli atılım yapsa da eğitimi paralı hale getirerek eğitim seviyesini düşürdü. Evelyn Baring sert müdahaleleri yüzünden görevinden alındı. Yerine gelen Sir Eldon Gorst başta yumuşak bir politika izlese de Birinci Dünya Savaşı’nda Mısır İngiltere’nin hamiliğine girdi.

Bölgedeki diğer ülkeler -İran haricinde- Birinci Dünya Savaşına kadar Osmanlı Devleti sınırları içinde kaldı. Yazının devam eden serisinde Ortadoğu devletlerinin Osmanlı Devleti’nden ayrılıp manda yönetimine girmesi ve Arap-İsrail sorunu gibi konular yer alacaktır.

abdurrahman ağa-atakhan galip

3 yorum:

Makif dedi ki...

Başlangıç olarak güzel inşallah devamı için bizleri fazla bekletmezler galip ve ağa gerçi zor olucak biraz onlar için deniz kum falan ama olsun ben ümitliyim. Şaka bir yana ben de bazı gözlemleri mi belirtiyim;
Bizde yıllarca araplar pis iranlılar molla tarzı bir küçümseme yok sayma şeklindedir ortadoğu konusu. Halbuki bizlere en yakın olanlar her bakımdan onlardır. Tabi aynı şey araplar içinde geçerli orada türkler artık müslümanlığı bıraktı hristiyanlığı benimsedi şeklinde onlarda bizi yok saymaktadır. Yalnız yazar arkadaşlarımızdan bir isteğim olacak bahsedilen yerlerin havada kalmaması için haritalar eklesek yazıya nasıl olur acaba nereden nereye otobüsle gidilir İDO ile gidilir bunlar önemli şeyler şimdiden çok teşekkür ediyoruz..Bende Mısır'ın günümğzdeki sosyal durumu ile ilgili bir şeyler yazıp sizlere destek olacağım.

Yusuf Gürer dedi ki...

Ortadoğu.. kanlı bir tarih yazıldı ve yazılıyor bu toraklarda.. Kutsal topraklar, dinlerin merkezi, gökyüzünün dualara en yakın kentleri buralarda...

Güzel bir çalışma olacak arkadaşlar bu, şimdiden ellerinize sağlık. Devamını okuyalım kısa zamanda. Belki en genel ve ele avuca sığan değerlendirmeleri, dizi sona erdiğinde yaparız.

arzu dedi ki...

tarihi bakımdan oldukça konsantre bilgilerle donatılmış bu yazı için teşekkürler..
( ortadoğu ortadoğulu olmayanlarca işgal edilip sömürülmeye çalışıldı yüzyıllarca. fakat görülüyor ki ortadoğudan çıkış yok!)