05 Eylül 2007 Çarşamba

Düşman iki “Kardeş”; Ortadoğu Tarihi II



Habil ve Kabil’i hepimiz biliriz. Aynı ana babadan olan kardeş kıskançlık sebebi ile insanlığın ilk kanı dökülür tek tanrılı dinlere göre. Filistin ve İsrail’de aslında bir nevi modern Habil ve Kabil’dir. Bu milletler kökenlerini peygamber İbrahim’e dayandırırlar. Yani onları kardeş olarak düşünebiliriz. Düşman iki kardeş, bitmeyen savaşlar ve paylaşılamayan bir miras. Filistin toprağı. Her ne kadar Filistin-İsrail çatışması 40’lı ve 50’li yıllarda başladığı sanılsa da kökleri çok daha eskilere dayanmaktadır. Giriş olarak birinci dünya savaşı sonrası Ortadoğu’nun Osmanlı’dan ayrılışını aktaracağız. Bu bölüm serinin ileride ki yazılarına da referans oluşturacaktır.

I. Dünya Savaşı; kopmalar derinleşiyor…

Birinci dünya savaşı Avrupalı devletlerin çıkarları amacıyla başlattıkları bir savaş olsa da bu savaştan dünya ciddi bir şekilde etkiledi. Özellikle Ortadoğu’daki karışıkların miladını bu savaş sayabiliriz. Osmanlı padişahı Vahdeddin İngilizlere karşı cihad ilan etse de Ortadoğu’da yaşayan Müslüman Arapların İngilizlerle ilişkisi oldukça farklıydı. Mekke Emiri Şerif Hüseyin İbni Ali’nin, İngiliz askeri diplomatı McMahon’la temmuz 1915 ile mart 1916 arası yaptıkları mektuplaşmaları ilişkinin boyutunu göstermektedir. Bu mektuplaşmanın sonunda resmi tarihimizde “Arapların bizleri arkamızdan hançerlemesi” olarak geçen Arap isyanı başlamıştır. İngilizler savaş sonunda Şerif Hüseyin’e bağımsızlık vaat etmişlerdir. Şerif Hüseyin bu vaat ve kendi karizması ile birçok Arap kabilesini bu isyana dâhil edebilmiştir. 1916 yılında itilaf devletleri ve Hüseyin arasında yapılan Sytes Picot gizli antlaşması verilen tavizleri yazılı hale getirmiştir. Gerçi Bolşevik devriminden sonra bu antlaşmayı kamuoyuna açıklamış ve itilaf devletlerini kısmen zor durumda bırakmıştır. Bu davranış dahi taraflar arasındaki çıkar ilişkisi bakımından önemlidir. Temmuz 1916’da başlayan isyanda Arap kuvvetleri 1918’de Şam’ı ele geçirip Halep’e yürümüşlerdir. Savaş sonrası belirsizlik 1920’de yapılan San Remo konferansında bitmiş; Ortadoğu İngiltere ve Fransa arasında bölünmüştür. Bu dönemde manda yönetimi bölgede etkili olmuştur. İngilizler; Irak, Filistin, Mısır ve Ürdün’de hami olurken; Fransızlar; Suriye, Lübnan, Fas, Cezayir ve Tunus’ta manda (ve bir çoğu yapay) devletler kurmuştur. Tabii savaş sonrası kurulan Milletler Cemiyeti’nin manda yönetimini desteklemesi bu kurumun tarafsızlığını bizlere göstermekte. Bu arada Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal birleşik bir Arap ülkesi hayali ile Şam’da bir devlet kurmaya çalışmış ama Fransızların sert tepkisi ile karşılaşmıştır. Bu hayalini gerçekleştiremeyen Faysal; İngilizler tarafından Irak kralı olarak atanmıştır. İşte genel olarak birinci dünya savaşı sonrası Ortadoğu’nun durumu böyle.



Burada dikkate alınması gereken temel vaka; manda yönetim algısının zihinsel platformlarda oluşturulan algısal temelleridir. Şöyle ki, manda yönetiminin amacı “gelişmemiş ülkelerin, gelişmiş ülkelerce desteklenmesi ve kalkındırılması” amaçlıdır. Bu doğrudan doğruya –sadece Ortadoğu için değil belki bütün dünya genelindeki sömürgeleşme açısından- manda konumunda yönetilen toplumun zihni yapısında ve sosyal, kültürel ve iktisadi hayatında ikincil insan olarak kendisini algılamasını beraberinde getirmiştir. Bu doğrultuda düşünsel hayattan temel alarak, hayatın pratiğinde de sömürgeleşme; kendine kendince bir meşruluk sağlamıştır. Bu sadece bir teritorinin 1 ekonomik çıkar sağlayacak kaynaklarının sömürülmesinden çok, zihni travmalar ile bir daha yerinden adeta kalkamayacak hale getirilmesi bakımından ibretle düşünülmesi gerekmektedir. Ayrıca bu farkındalığı sağladığımızda modern-emperyalizm ile emperyalist dönem evveli (Osmanlı, Selçuklu, Memluk, Bizans, Pers vb.) yayılımcılık arasındaki ayrımın daha iyi anlaşılabilineceği aşikârdır.
Filistin; paylaşılamayan topraklar…

Başta Arap-İsrail sorunu günümüzde ise Filistin-İsrail sorunu birçok ülkenin sırasıyla karıştığı; yardımcı olmaktan çok kendi çıkarları için sorunu büyüttükleri bir sorun halini aldı. Tarihçiler veya stratejisiler bu sorunu kâğıt üzerinde konuşabilirler ancak çözümsüz geçen her gün ölen insan sayısı artıyor. Sadece işgal yüzünden değil, yaşama koşulları da insanların hayatını tehdit etmekte.

Siyonizm…
Yahudi tarafından başlarsak tabii ki çok eski tarihlere gitmemiz gerecek. Ancak bu soruna sebep olan akımlar ağırlıklı olarak XIX. yy. da başlamıştır. Milliyetçilik akımları, dinlerinde milliyetçiliği barındıran Yahudileri de etkilemiştir. Tabii bu etkilenmekte Yahudilerin o dönemde yaşadıkları koşullarda etkilidir. Bu milliyetçilik akımına Yahudiler Siyonizm demişlerdir; yani “seçilmiş insanlar”. Burada bu pratik çıkarımın arkasındaki patolojik (hastalıklı) düşünce yapısı gayet üzerinde düşünülmesi gereken bir olaydır. Şöyle ki bu dinle karışan milliyetçilik ve Siyonist seçilmişlik kurgusu; ontolojik (varlıksal) manada kendinden olmayanı hemen ötekileştirmekte ve yaşama hakkını dahi sorgulatmaktadır. Yahudi olmayan birinin bir Siyonist gözünde, hayattaki konumu nedir? Onu ne şekilde anlamlandırmaktadır? Bunlar felsefi olarak irdelenmelidir. Amaç bir dinin felsefe tarafından irdelenmesi kadar mantıksız bir şey değil, bu algısallık ve pratik hayattaki çıkarımlarının boyutlarının sebepleri hakkında düşünmek olmalıdır. Siyonist oluşumun ilk hedefi dağınık halde yaşayan Yahudileri tekrar toplamak ve Filistin ile vaat edilmiş topraklara tekrar dönmektir. 1880’lerde Doğu Avrupa’dan kedilerine “Zion aşıkları” diyen küçük gruplar Filistin’e göç ettiler. Ama bu göçler çok etkisizdi.
1882’de Leo Pinksler’den ilk devlet fikri geldi. Ama Pinksler devleti Filistin’de kurma taraftarıydı. Theodor Herzl ise 1896’da Pinksler’e katılıyordu ancak Filistin’de devlet kurmanın zorunlu olduğunu düşünmüyordu. Devlet kurulmalıydı nerede olursa olsun. 1897’de “Dünya Siyonist Kongresi” toplandı. Sonuç olarak Filistin’de bir devlet kurmaya karar verdiler. İlk çabaları dönenim Osmanlı Padişah’ı olan II.Abdülhamid’den Osmanlı borçlarına karşı Filistin topraklarını satın alma girişimi oldu ama bu çaba sonuçsuz kaldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Yahudiler önemli bir fırsat kazandılar. Yahudi asıllı İngiliz Chaim Weizmann, İngiltere hükümetinin desteğini kazandı. İngilizler bir yandan Araplarla gizli antlaşmalar yaparken bir yandan da Yahudileri desteklediler. Amaçları Araplarla bölgeyi ele geçirmek, Yahudilerle de kendilerine bağlamaktı. Savaş sonrası yukarıda da bahsettiğimiz gibi Filistin İngiliz hâkimiyetine girdi ve 1920’de askeri yönetim yerini sivil yönetime bıraktı. 1922’de ise Yahudilere “beyaz kâğıt” vererek Yahudi göçlerini başlattı. İngiltere Filistin’e yönetici olarak Siyonist Sir Herbert Samuel’i atadı. Tabii bu atama bölgede bir şeylerin ters gideceğinin göstergesiydi. Samuel’in ilk icraatlarından biri Filistin’in resmi dilini İbranice yapmasıydı. Bu bölgedeki Müslüman ve Hıristiyanlar tarafından tepkiyle karşılaştı. Bunun üzerine Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler; İngiltere gözetiminde buluştular. Tabii somut bir çözüm çıkmadı bu görüşmelerden. Bu noktada bölgedeki Müslüman Filistinlilere bakmak sanırım konunun anlaşılmasına faydalı olacaktır.

Bölgede Müslümanlar arasında bir birlik yoktu. Bu da Yahudilerin bölgede güçlenmesine çok faydalı olmuştur. Yerel beyler ve aşiretler bölgede bölünmüş liderliklerdi. Gerçi bir ara Müslüman ve Hıristiyan Araplar “Arap Birliği” ni kurdular, Yahudi göçlerine karşı ama bu birlik çok da etkili olamamıştır. Müslümanlar arasında iki grup diğerlerine nazaran daha önemlidir. Naşhaşiler ile el-Hüseyniler. İngilizler bu iki gurubu kullanmayı iyi bilmişlerdir. Yönetime Raglib Naşhaşi’yi ; Emin el-Hüseyni’yi de müftülüğe atamışlardır. Böylelikle bütün kabilelerle ilişki kurarak kendilerini bölgede sağlama aldılar.

Araplarla ilişkilerini bu şekilde devam ettiren İngilizler Yahudilere olan desteklerini de hiç kesmediler. Bu sayede Yahudiler bölgede güç kazanmaya devam ettiler. Siyasi gücün yanı sıra Yahudilerin 1920’de kurdukları yasadışı militan (terörist) grup Haganah’da eylemleri ile Yahudilerin bölgede güç kazanmasında etkili oldu. Haganah’ı İngiliz hükümeti pek hoşlanmasa da tamamen yasaklamadı. Haganah dışında Vladimir Jabotinsky’nin başında olduğu revizyonistleri de bir başka grup olarak görebiliriz. Revizyonistlerinde kendilerine bağlı bir militan grup kurdular. Irgun. Irgun ve revizyonistlerin farkı; tamamen dış bağımlılıktan kurtulmaktı. Bu yüzden Irgun’un İngiliz birliklerine de saldırdıkları olmuştur.

Göçler…

Birinci dünya savaşından önce Filistin’e iki göç oldu. Ancak bunlar pek büyük göçler değildi. 1919-1923 arası Doğu Avrupa’dan 30.000; 1924-1926 arası ağırlıklı Polonya’dan olmak üzere 50.000; 1933-1936 arası Polonya’dan 170.000 kişi Filistin’e göç etti. Bu göçlerle gelen insanların Filistin’e yerleşmesi için Yahudi Ulusal Fon’u kuruldu. Bu fon gelen insanların toprak alması için gereken maddi imkânları sağılıyordu. Tabii bu göçler bölgedeki diğer gentel’ler (Romalıların Yahudi olamayanlar için kullandıkları terim) tarafından pek hoş karşılanmadı. 30’ların başında sıkıntılar şiddete dönüşmeye başladı. Artık kandamlaları toprağa düşüyordu. İngiltere hükümeti durumu değerlendirmesi için bir komisyon gönderdi. Komisyon raporda Yahudi göçlerini ve İngiltere’nin çift taraflı politikasını eleştiriyordu. Tabii komisyon hemen geri çağrıldı. İkinci komisyonda da benzer bir sonuç çıkınca; İngiltere hükümeti adına Rasfield Araplara “beyaz kâğıt” verdi. Ancak İngiltere’deki Yahudi lobisi buna tepki gösterdi ve kâğıt geri çekildi. 1936 ve 1939 yılları arasında Filistinli Araplar; İngiliz işgaline, Siyonist anlayışa ve diğer Arap ülkelerin kendileri üzerindeki “çıkarlarına” tepki olarak isyan ettiler. Tabii bu farklı üç noktayı hedef aldığından beklenmedik ve düşündürücü bir eylemdi. 1937 yılında Peel komisyonu Filistin’i ikiye bölüp Araplar ve Yahudiler arasında paylaştırmak istedi ancak bu iki taraf içinde kabul edilemezdi. 1939’da Anglo-Arab-Yahudi konferansı düzenlendi. Konferans sonunda göçler ve toprak satışı sınırlandırıldı ve Filistin’in on yıl içinde bağımsız olacağı taaddüt edildi.

İkinci Dünya Savaşı; yeni boyutlar…

İkinci Dünya Savaşı hem İngilizler hem de Yahudiler için zor bir dönemdi. Savaş döneminde İngilizler Avrupa cephesinin yanı sıra Ortadoğu’daki gücünü de kaybetmemek için savaştı. Ortadoğu İngilizler için çok önemliydi çünkü burası önemli bir petrol yatağı ve sömürgesi Hindistan’ın anahtarıydı. Yahudiler ise Avrupa’da Naziler ve Sovyet birlikleri ile uğraşıyorlardı. Savaş sonunda İngilizler itibarlarını kaybetmeseler de güçlerini kaybettiler ve bu Ortadoğu’dan çekilme süreçlerini artırdı. “Yahudi soykırımı” ise Avrupa’da Yahudilerin imajlarını tazeledi – bir nevi dünya kamuoyu önünde kurulacak devletleri için bir meşruluk aracı olarak kullanılmaya çalışıldı- ve Avrupalılar Ortadoğu’da Yahudilere daha sıcak bakmaya başladılar. Ayrıca 1945-1947 arasında İngilizler tarafından eğitilen Haganah ve Irgun militanları birçok eylem yaptılar ve bu eylemlerin arasında İngiliz vatandaşları ve görevlilerine de saldırmak vardı. 1947’de İngiltere’nin yerine BMFÖK –UNSCOP (Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komisyonu- United Nations Special Commussion of Paletsine) bölgeyle ilgilenmeye başladı. Çözümü Yahudilerin 1/3lük nüfus oranına %10luk toprak vermekti ancak bu çözüm hiçbir zaman iki taraf açısından da inandırıcı ve mantıklı gelmedi. 15 Mayıs 1948’de İngiltere Filistin’den çekildi. Bu bir çözümden çok bir sorundu. Kısa bir sürede kaotik bir ortam oluştu ve Birleşmiş Milletler bu durum karşısında da aciz kaldı ve çoğu kez pek de yabancı olmadığımız bir oyun devam etti. Dolaylı olarak Avrupa desteğini alan ve maddi olarak daha güçlü olan Yahudiler kısa zamanda bölgede etkin güç oldular.

Yüzyıllar sonra gelen Yahudi devleti; İsrail…

Etkin güç olan Yahudiler devlet kurma vaktinin geldiğine karar vererek İsrail’i kurdular. İlk başkanları David BenGurion’du. Batı ve Sovyet İsrail’i tanısalar da Arap devletleri bu durumu kabul etmediler ve 1948 savaşını başlattılar. Bu savaş İsrail’in bağımsızlık savaşı olarak da bilinir. Araplar ise devletin ilan edildiği güne el-Nakba(hastalık) demişlerdir. İsrail’e karşı Mısır, Irak, Suriye, Lübnan ve Ürdün birleşmişti. Araplar savaşta hezimete uğradılar ve İsrail gücünü artırarak bölgedeki konumunu korudu. Arapların yenilmesin de iletişim azlığı, yetersiz ekipman ve ülkelerin kendi çıkarlarını düşünmeleri önemli rol oynadı.2 Ateşkes sonucunda Filistinliler eski topraklarını, Mısır Gazze şeridini, Ürdün Doğu Kudüs’ü ve Batı Şeria’yı kaybettiler. Ayrıca sürtüşme artık devletlerarası bir statü kazandı. Bu savaştan sonra İsrail ile Arap devletleri arasında üç savaş daha oldu. 1956’da Mısır kaybettiği Süveyş kanalını almak için bir savaş açtı. Mısır; İngiltere, Fransa ve İsrail’e karşı savaştı. Haziran 1967 savaşında Arap devletleri tekrar İsrail’e saldırdı. Altı gün savaşı olarak bilinen bu savaşta Araplar tekrar büyük bir yenilgi aldılar ve bu savaş daha çok probleme sebep oldu. 73 Ekim savaşı ise Arap ülkeleri ile İsrail ile yapılan son savaş oldu.

Bu savaşlar sırasında Arap devletleri tarafından yerleşik yönetim düzenlerinin halklarca irdelenmesi veya yönetimdeki ideolojiye (Arap milliyetçiliği, sosyalizm vb.) meşruluk sağlamakta yahut onu hırpalamakta idi. Örneğin 1967 savaşında yenilen Mısır ordusu, savaşta “hava, kara, su” diye bağırarak saldırıyordu. 1973 savaşında ise bunun yerini “Allah Allah…” sesleri aldı.

1948 sonrası İsrail

Temsilci demokrasi sistemini uygulayarak bölgede ki devletlerden ayrılan İsrail; Siyonist ve militan yapıdan uzaklaşmış görünmekteydi. Ancak savaş sonrası sivil halka olan tutumu bu görünüşün gerçekçi olmadığını göstermiştir ne yazık ki. Aslında İsrail’in Ben Gurionist dış politikası Siyonist amaçlardan uzaklaşılmadığını gösterir. Bu politika Araplardan gelen her harekete fazlasıyla karşılık vermesini öngörür. Öyle yada böyle İsrail bir teokratik Yahudi şeriatına göre kurulmuş bir devletti.
1952’de ulusal anayasayı kabul eden İsrail; İsrail sınırları içinde yer alan Araplara vatandaşlık hakkı tanısa da Yahudi kökenli vatandaşları ile aynı hakları vermemiştir. Tabii İsrail’in kuşatma psikolojisi içinde olduğunu unutmamak lazım.

1948 sonrası Filistinliler


Her ne kadar Arap ülkeleri Filistinliler için savaşsalar da bu savaşlardan Filistinliler yarar görmediler hatta daha çok acı çektiklerini söyleyebiliriz. Bundan dolayı sorunları sadece kendilerinin çözebileceklerini fark ederek bütünleşmeye başladılar. Bu bütünleşmeye mülteci olarak sığındıkları Arap ülkelerin davranışları da eklenince “Filistinlilik” kavramı ortaya çıkmıştır. Bu kavramın en somut hali ise FKÖ’dür. (Filistin Kurtuluş Örgütü) 1964’de kurulan örgütün lideri başta yerel beylerdir. Ama 69’da ise yerel halktan yükselmiş, gerilla taktiklerini iyi bilen ve halkın sevdiği biri FKÖ’nün başına geçer. Yaser Arafat –ki birçok Arap lideri gibi Mısır’da öğrenim gördüğü sırada İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) ile dirsek teması kurmuş, elzem miktarlarda Arap milliyetçiliği ve İslamcılık üzerine bir kurgusal dünyanın içindedir. Böylelikle Filistinliler kendilerini temsil etmeye başladılar. FKÖ siyasi yanı temsil ederken, el-fetih ise askeri kısmı temsil etmekteydi. FKÖ’nün merkezi başta Kahire’de iken sonra Ürdün’ taşındı. Ürdün hükümetinin baskıları yüzünden kuzey komşuları Lübnan’a giden merkez burada iç savaşın sebeplerinden biri oldu. İç savaş sonrası merkez kısmen daha sakin olan Tunus’a taşınmıştır. 1988’de İsrail tarafından tanınca sorun için çözüm çalışmaları farklı bir boyut kazandı. Bu dönemde ABD ile ilişkiler başlamış ve ABD aracı ülke olmuştur.
Tabii FKÖ’nün bu ilişkileri halk tarafından çok da memnuniyetle karşılanmadı. Bu tanınmanın en büyük sebebi ise 1987 yılında gerçekleşen intifada –genel isyan- idi. İsrail’de yaşayan bütün Araplar bu isyana katıldı. Silah kullanmadılar ama grevlerle hayatı durdurma noktasına getirdiler. FKÖ bu isyanı başta organize etmese de sonraları başarılı bir şekilde yönetti. İntifada sonrasında; İsrail Yahudiler için Arapların yaşadıkları yerde toplu yerleşim alanı yapmayı durdurdu; özel vergileri kaldırdı ve FKÖ’yü tanıdı. Bu başarılar sağlanırken FKÖ içten güç kaybediyordu. Arafat’ın seküler yapısı Filistinlilerin tepkisini çekiyordu, buna ABD ve İsrail ile yapılan görüşmelerin eklenmesi halkın tepkisini büyüttü. Ayrıca FKÖ “gerçekçi” davranarak İsrail ile antlaşma yoluna gitmek istiyordu. Oysa 88’de Şeyh Ahmet Yasin'in liderliğinde kurulan HAMAS o güne kadar pek de kullanılmamış bir hayat pratiği ile birlikte, halka İslami yönden yaklaştı ve amaçlarında İsrail ile -El-Fetih’in yaptığı gibi pek de ahlaklı olmayan bir- antlaşmak bulunmamaktaydı. Daha çok “hayalî” ama halkın çok daha sevdiği bir amaçları var; İsrail’i işgal ettiği yerlerden çıkartmak ve 1967 sınırlarına geri döndürmek. Ayrıca Mültecilerin geri dönüşü hakkında –ki dönemleri halinde İsrail’deki Yahudi nüfusu ile aynı sayıda, hatta daha fazla, Arap nüfusun olacağı göz önüne alındığında imkânsıza yakın bir olasık olsa da – tavizkar olmayan bir siyaseti öngörmektedir. Ancak İsrail’in HAMAS’a tepkisi çok sert oldu.
Yakınlaşmalar…

1991’de bütün taraflar Madrid konferansında buluştu ancak bir sonuç alınamadı. 93’de ise I.Oslo antlaşması yapıldı. Bu antlaşma ile Arap devletleri ve İsrail birbirlerini tanıdı. Arafat Gazze başkanı olarak tanındı. 1995 yılında II. Oslo antlaşması yapıldı ancak antlaşma kararı olan çekilmeyi İsrail gerçekleştirmedi. 96 yılında Gazze’de Filistin Meclisi toplandı ve Arafat’ı başkan seçtiler ancak Arafat meclisi feshetti. Bu da halkın gözünde Arafat’ın değerini düşürdü. Bu dönemde HAMAS güç kazanmasını hızlandırdı ve ilişkileri sarsan bir olay gerçekleşti. Yithzak Rabin öldürüldü. 98 Wyle antlaşması ile Netanyahu ile Arafat ilişkileri normale döndürmeye çalıştılar. Camp David’de ise İsrail geri çekilmeyi taaddüt etti. Ama Doğu Kudüs her zaman sorun teşkil etti. Ariel Sharon –ki kendisi Lübnan’da mültecilerin öldürülmesi olayından sorumlu kişilerdendir- seçilince 2000 yılında ikinci intifada gerçekleşti ancak ilk intifada kadar etkili olamadı. 2002 yılında ise İsrail tekrar işgale ve öteden beri süre gelen orantısız güç kullanmaya devam etti.


Nedenler…

Bu tarihsel süreçte Yahudilerin dışarıdan gelip Filistin’de devlet kurmalarını başarı, Arapların ise bölgede hâkim millet iken ikinci sınıfa düşmelerini başarısızlık olarak görür isek; bunun sebeplerini konuşmakta fayda var. Yahudiler neden başarı oldu? Öncelikle Yahudiler her zaman iyi bir organizasyon içinde oldular. Bu organizasyonu destekleyecek bir ideoloji her zaman vardı. Batı destekleri hiçbir zaman kesilmedi. Bunda Yahudi lobisinin etkisi de oldukça fazla. Ayrıca II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan olaylar Yahudileri birbirine daha çok bağladı. Ve her zaman net bir hedefleri oldu. Peki, Araplar neden başarısız oldu? Yetersiz organizasyon ve dış yardımlar. Bunların dışında diğer Arap devletlerinin var olması Filistinlileri genelde kötü etkilemiştir. Tek bir ideolojiye uzun zaman sahip olamadılar. Ama en önemli faktör ekonomik olarak bağımlı olmalarıdır. Başarı sağlayacak maddi güce sahip değillerdi.



Burada “nedenler” ayrıca düşünülmeli ve üzerinde felsefi, politik, ekonomik ve diğer yönleri ile irdelenmelidir. Sebepler ve sonuçlar örgüsü dâhilinde birden fazla saç ayağına oturan bu olaylar silsilesi, tarihine bakılarak geleceği hakkında yorumlar yapılabilineceği gibi yeni açılımlara gebe- ve tabiî ki barış dolu- bir düşünceyi de yeni nesillere sunmalıdır.

Bizim yaş grubumuz kendini bildiğinden beri bu sorunlar kanlı bir şekilde devam etmekte hatta babalarımızın hatta dedelerimizin zamanından beri. Burada ölen kişilerin sayısını vermedik. Bazen sayılar büyüdükçe olaylar bizlerden uzaklaşıyor. Kaç kişi oldukları önemli değil. Önemli olan orada ülke çıkarları için masum insanların hiç hak etmedikleri şekilde ölmesi ve bunun yanında temel hayat haklarının ve ontolojik (varlıksal) olarak kabul görmemelerinin; sadece belli kesimlerin çıkarlarına hizmet eden piyonlar gibi algılanmalarına dikkat çekmek istedik. Umarız bu yazı da farkındalıklar sunabilmek ve tarihi zihnimizde kaybetmemek adına bir bilinç kıvılcımı oluşturabilmişizdir.
“Boya kutusunun önüme koyuyor oğlum
Bir kuş çizmemi istiyor benden
Kül rengine batırıyorum fırçayı
Bir dörtgen çiziyorum, üstüne bir kilit ve çubuklar
Oğlum, gözleri dehşet dolu, diyor ki bana
-Ama bu hapishane…
Yoksa bilmiyor musun baba, kuş çizmeyi sen?
Oğlum, diyorum ona, ayıplama beni
Kuşların biçimini unuttum inan”
Nizar KABBANİ”



Abdurrahman AĞA - Atakhan Galip - İstanbul

3 yorum:

Yusuf Gürer dedi ki...

Seri halinde devam edecek yazıların bundan sonra, okuyana daha da zevk vereceğini görüyorum. İlk yazıdan sonra; ikinci yazının üslubu, tarihsel süreçlerin kurgulanması ve disiplinli bir çalışma yapıldığı gözlerden kaçmıyor.

"Arz-ı Mev'ud" yani "Vaadedilmiş Topraklar" ülküsüyle yola çıkmış bir kavmin, dünyada değişen ve devamlı gelişen siyasal mekanizma içerisinde kendine bir çıkış yolu bulmaya çalıştığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Çok uzatmadan, Theoder Herzl'in realize ettiği Siyonist hareket için, bağımsız bir Yahudi devleti için, neler düşündüğünü kendi hatıralarından kısaca aktarıyorum:
" Belki İngiltere'den Kıbrıs'ı alabiliriz, bir taraftan da Güney Afrika veya Amerika'yı el altında bulundurmalıyız ve o halde Türkiye'nin dağılmasını beklemeliyiz!.." (1 Temmuz 1898)

Ortadoğu tarihinin kanla yazılıp çizilmesi, tesadüflerle ilişkilendirilemez sanırım; bunu açıkça görüyoruz.
Serinin devamıyla aydınlanmak dileğiyle, ellerinize sağlık...

m.akif dedi ki...

Serinin ikincisi dahada güzel olmuş sanırım bu yazı dizisi imecemize damgasını vuracak. Yazıda hergün haberlerde rastladığımız ama tam olarak kavrayamadığım İsrail ve Filistin derinlemesine incelenmiş. Ben Filistin için birkaç şey söylemek istiyorum. Bütün İslam alemi Filistin için dua ederken üzülürken onlar maalesef kendi aralrında hala birliği sağlayabilmiş değiller (hamas, el-fetih çatışması). Birde Filistinden gelen birinin bize anlattığını aktarayım; Filistin'de ulema harıl harıl namazdan eller nasıl bağlanır bunu tartışıyormuş bu kadar sıkıntılıyken ülkeleri. Yani bundan 50 sene önceki sıkıntılar devam ediyor... Elleriniz dert görmesin galip ve ağa devamını merakla bekliyorum.

Mehmet Deniz Karakışla dedi ki...

değerli Abdurrahman Aga ve Atakhan Galip Ortadoğu'nun en temel sorunlarından birisi olan Filistin-İsrail sorununu bilimsel bir bakış açsıyla irdelemişler.Ortadoğu'nun diğer sorunları gibi bu sorunun temelinde de paylaşım savaşı yer almaktadır.İngilizler'in Arap milliyetciğini kırmak ve büyük oyundiye tabir edilen stratejiyi daha uygulamak için hiç kuşkusuz ki bu sorunun temel dayanıklarından birini oluşturmaktadır.Bugün bu sorunun çözülememesi de hiç kuşkusuz ki büyük güçlerin İsrail'i desteklemesi önemli bir hususu oluşturmakla birlikte Arap dünyasının dışa gereğinden fazla bağımlı olması ve aralarında tam bir birlik oluşturmamaları da özellikle Arap dünyasının yaşadıkları diğer sorunlarda olduğu gibi bu sorunu da çözememelerine neden olmaktadır.İslam Örgütü'nün toplantılarında vaat ettikleri maddi yardımın bile ancak yarısına yakınını Filistin'e göndermeleri Arap dünyasının bu sorun karşısında nasıl bir gaflet içinde olduklarının açık bir delilidir.Bununla birlikte Arap dünyası içinde gerçek anlamda bir ulus devlet olan ve bu noktada genel itibariyle Arap dünyasıyla doku uyuşmazlığı bulunan Filstin'in neden yeterince destek alamasını açıklayan önemli bir noktadır.Öte yandan ABD'nin ekonomik ve siyasi hegomonyası içinde bulunan Arap yönetimi olası bir milliyetçi duruş sergilemesi durumunda ABD'nin desteğini kaybedecek ve böyle bir durumda hem yönetimi kaybedetme tahlikesiyle karşı karşıya gelecek ve bunun sonucunda da stratejik savaşta İran önderliğindeki Şii dünyasının Ortadoğu'da Sunni dünyasının yer alması tehlikesini doğurabilecektir.İsrail ise elindeki ekonomik,askeri güçle birlikte yeterli desteğe sahip olması çözüm arayışı konusunda elini güçlendirmektedir.Peki Filistin hedeflediği toprak bütünlüğüne kavuşabilir mi? Böyle bir durum İsrail'in topraklarını daha küçülteceği ve bunun sonunda İsral'in önemli güvenlik sorunları yaşamasına neden olacağı için en azından kısa vadede Filistin'in hedeflediği toprak bütünlüğüne ulaşmasının zor olacacağını düşünmekteyim.