18 Eylül 2007 Salı

saatler bir ömür geriye...



Pakistan, Türkiye’ye ilişki olarak uzak olmayan bir ülke konumunda duruyor yıllardır. Özellikle ticari ilişki konusundaki yüksek meblağlara ulaşan liman ihaleleri ve Afganistan’da ki Türklerin bir bölümünün Pakistan da yaşaması, Gazneliller döneminden kalmış bir kan bağı. Bunun gibi etkilerin yanı sıra ayrıca Müslüman bir ülke olması ve yaşanan gelişmelerin dünya gündemindeki ilerlemesi ve özellikle Ortadoğu da planlanan BOP gibi bir projenin ortasında kalması, Türkiye ile istemeden de olsa bir kader birliğine itiyor. Herkesin hemen hemen basından takip ettiği kadarıyla Pakistan’daki Lal Mescidindeki olaylar az da olsa Türkiye’nin gündeminde yer almıştı.
Pakistan’daki Lal Mescidi olaylarını incelerken Hürriyet’in haberiyle başlıyorum okumaya. “Lal Mescidi’nin imamı çarşafla yakalandı”, “teröristler öğrencileri rehin aldı”. Tabiî ki bu başlıklar beni şaşırtmadı. Şimdi olayların iç yüzünü araştırmak için internette biraz geziyorum. Karşıma Lal mescidi imamı Abdurreşid Gazi’nin ölmeden önceki son röportajı takılıyor. Röportajda birkaç önemli husus dikkatimi çekiyor. Öncelikle habercinin can alıcı sorularına dehşet verici cevaplar geliyor. Lal mescidinin kuruluşundan itibaren Mescit yetkililerinin, öğrencilerinin hükümetle herhangi bir sorununun bulunmadığını anlatıyor imam Gazi. Gazi sözlerine devam ederken, habercinin, Çinlilerin işlettiği bir masaj salonuna yapılan hareketle ilgili diyalogda:
“Siz bugün kadar yaptığınız tüm işlerde Pakistan"ın yararına çalıştınız. Hep Pakistan"ın saygınlığını kazanması için didindiniz. Ama son günlerde İslamabad’daki Çinli kadınların yönettiği Masaj Merkezine yönelik tepki sizce Pakistan ve Çin dostluğunu etkilemez mi?
Bu tamamen bir tesadüftür. Bunun gibi birkaç işletme daha tespit edildi. Bu tür masaj merkezleri bizim gençleri yoldan çıkarıyor. Bir umumhane gibi çalıştırılıyor buralar. Bunu herkes biliyor. Bu tür şeyler yapıcı değildir.

İkincisi ise, siz Çin ve Pakistan dostluğundan söz ettiniz. Ben size bunun cevabı olarak sorayım, sizin evinize gelip giden dostunuz olursa ve evinize gelip sizin çocuklarınıza kendisi ve toplum için zararlı faaliyetlere (Fuhuş, uyuşturucu, hırsızlık) katılmasını sağlarsa siz acaba engel olur musunuz?
Tabi ki olursunuz dostluğun sınırları vardır. O sınırlar içerisinde kalarak karşılıklı menfaat ile ilerlersiniz. Aynı şekilde ülkelerin dostluğu da aynıdır. Bazı sınırları aşmamak gerekir. İkinci bir örnek vereyim. Biz bazı Avrupa ülkelerine gidiyoruz. Bu ülkelerde yere tükürmek yasaktır ve siz “biz nasıl olsa dostuz yere istediğimiz gibi tükürürüz” diyebilir misiniz? Kısacası kanun ve sınırları korumak şartıyla dostluk devam eder.” Konuşmaları geçiyor. Birinci dünya savaşının Avusturya-Macaristan Veliahtının bir Sırplı tarafından öldürülmesiyle başlamadığını hepimiz biliyoruz. Demek ki olayların perde arkası daha derin yerlere çekiyor bizi.
Son dönemde yaşanan bazı olaylar sonucu Pakistan’da bir şeriat mücadelesinin yavaş yavaş başladığı hissediliyordu. İyiye, doğruya ve adalete aslında Allah(c.c.)’ın kanunlarıyla ulaşılabileceğine bütün Müslümanların iman ettiği bu ortamda, Pervez Müşerref’in, dünyada hızla yayılmakta olan “ılımlı İslam” daha doğrusu “yahudinin planlarını bozmayan İslam” projesini Pakistan’a da ithal etmek istemesi üzerine İsrail ve Amerika’nın baskılarıyla, Lal mescidi’nde başlayan bu hareketlenmeleri terör eylemi olarak göstermesi Pervez’i, Ortadoğu da işbirlikçi bir yapıya büründürmeye yetiyordu. Özellikle ülkemizde yıllardan beri süre gelen PKK olaylarından sonra, hala PKK’yı terör örgütü olarak gösteremeyen ABD’nin, İslam söz konusu olunca tavrının ne denli olduğunu görmek için gayet açık ve bizlere ibretlik derecededir. Öte yandan İngiltere de yaşanan bombalama olaylarının ardından yine Lal mescidi’nin öğrencilerinin işaretlenmesi okları iyiden iyiye Lal mescidine yöneltiyordu. Özellikle Yahudi lobisi İran’da önüne geçemediği İslam devriminin ardından ikinci bir devrimle, bir kalede Pakistan’da kaybetmek istemiyordu. Hatta bunun için İsrail’in “terör” konusundaki hassasiyetlerini göstermesi uzun sürmedi. 2004 yılı Ocak ayında İsviçre’nin Davos kentinde Şimon Perez ile bir araya gelen ve Perez’in İsrail’i ziyaret davetini kabul ettiğini söyleyen Müşerref, BM Genel Kurulu"nun 60. dönem toplantılarına katılmak üzere gittiği New York’ta da İsrail Başbakanı Airel Sharon ile samimi bir şekilde tokalaşmıştı. Müşerref, Eylül 2005"te New York'ta Jack Rosen’in başkanlığını yaptığı Amerikan Yahudi Kongresi’nde bir konuşma yaparak, Pakistan ile İsrail arasındaki ilişkilerin daha da ileriye götürülmesini istemişti. Lal mescidi’ndeki Yahudi baskısı medyada Lal mescidi’nin kırmızı renginden dolayı aldığı kırmızı mescit ismini “kızıl mescit” diye kullandırtması ile olaylara ne kadar müdahale ettiğini açıkça göstermişti.(Yahudi lobisinin kendisine Filistin topraklarını satmayan büyük padişah Abdülhamit’i de kızıl sultan ismiyle dünyaya kötü tanıtması buna bir örnektir.).
Tabi Lal mescidi olaylarının ardından yine ABD ve İsrail’in çıkacağı tahmin ediliyordu. Fakat burada yeni katılımcı olarak vatandaşlarının esir alınması üzerine hareketlenen Çin’in katılması olayları ilginç biçimde şekillendiriyor. III. Dünya savaşının kokularının yayılmaya başladığı bu dönemde kimin kimden tarafta olacağı bir muamma iken, Çin de büyüyen sermayelerin Yahudi odaklı olduğu ve bir Çin-ABD-İsrail yakınlaşmasının önüne geçilemez bir yere doğru gitmesi ilginç bir anekdot. Belki İsrail büyüyen Çin’i şimdiden kontrol almak istemesi ve Ortadoğu’da ki işleri bize bırakmak istemesi örtüşür. Yani, Irak’ta ve Lübnan’da Türk askeri varken, oradaki askerlerini Pakistan ve Afganistan’a yönlendirip bir İran hareketine başlamak isteyebilir. Ve orada hiç beklenmedik bir anda Pakistan’daki Şii’leri yine böyle bir Çin vatandaşlarını esir alma olayıyla kışkırtıp, Çin’i Ortadoğu cehennemine çekebilir. Ortadoğu da ki bu oluşuma dünyanın tüm gelişmiş ülkelerinin katılması çok doğal. Herkesin çıkarlarını konuşturacağı bu ortamda AB’nin duruşu çok önemli. Mesela Fransa’nın son dönemdeki Türkiye düşmanlığı ve AB’nin, İsveç, Danimarka gibi ülkelerinden Peygamber efendimiz(s.a.v)’e hakaret içeren karikatür yayınlamaları, Papa’nın yine Peygamber efendimiz(s.a.v)’e hakaret içeren söylemleri ardından, AB’nin tavrı da bir bakıma şekilleniyor. Avrupa ise İsrail ile ilişkileri yüksek derecede olan İngiltere’nin gölgesi altında kalıyor. Özellikle Sarkozy’nin Fransa’da cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Avrupa ABD arasındaki köprüde gitgide güçleniyor. Ateşten çemberin ortasında ise düğümleri çözecek bir Türkiye var. Öyle bir denge unsuru taşıyor ki Türkiye son dönemdeki dış ülkelerle ilişkilerin bu denli hızlanması bunun göstergesidir. Herkes oyununu oynarken Türkiye’de adeta patlamak üzere. Herkes bir koldan çekiyor. Türkiye ise Osmanlı’nın torunları gibi mi hareket edecek. Artık kendine bir kimlik kazanabilecek mi. Yoksa sırf AB üyesi olayım diye değerlerinden vaz mı geçecek. Hani aslında bir sorun var ya işte Türkiye’de de olan sorun. Hani birilerine göre olan sorun. “İslam sorunu”. Bir Müslüman olarak bu şekilde konuşmak da istemiyorum. Ama maalesef dünya gündemine İslam terörle taşınıyor.

Aslında temel sorun Lal mescidi veya içindeki öğrenciler değil. Asıl sorun büyük bir Osmanlı tarihiyle korunan İslam yönetiminin fetret devrinin bitmek üzere olmasıyla çeşitli İslam ülkelerinde tekrar uyanışa geçmesidir. Tabi yüzyıllardır Ortadoğu’da büyük İsrail’i kurmak için çalışan Yahudilerin, filizlenen her dalı küçükken kesmek istemesi Lal mescidi’ni onurlu bir mücadele ile tarihe geçirmiştir. Bu hareketlenmenin devamı gelecek gibi. Bundan sonra ne olacağı ise az çok görünüyor. Dışardan müdahale etmeye gücü kalmayan ABD-israil ortaklığı Filistin’de ki intifada hareketinden sonra direnişi kırmak için Mahmut Abbas’a Hamas’ı yok etmek için destek vermesi gibi bir politikayla başlattığı iç çatışma stratejisini güdebilir. Irakta başlayan Şii-Sünni çatışmasının uzantısı olarak hem İran’ı yıpratmak için, hem de hareketlenmenin önünü almak için Pakistan’daki Sünnileri Şiilerin üzerine saldırtabilir, bir taşla iki kuş vurabilir. Stratejiler önceden belirleniyor, zamanı geldiğinde düğmeye basılıyor. Dış basının birdenbire gündemde olmayan Pakistan’la ilgili yoğunlaşması hareketin sonuca ulaşmamasıyla birden bitiyor.

Tüm dünya ise artık iki kutubun yükselişinden birine tanık olmak için bekliyor. Ya ABD destekli, BOP adı altında başlanılan büyük İsrail’i kurmak ve güvenliğini sağlama projesi ya da İslam bayrağını taşıyacak ve yükseltecek yeni bir hareketin başlaması. Ortadoğu bu gerçekleri beklerken, insanlık ise din dil ve ırk gözetmeksizin, ortadoğu tarihinin en kanlı yıllarının yerini tekrar huzura bırakmasını bekliyor. Bizler ise bu vahşeti izlerken, saatlerimizi bir ömür geriye alıyoruz. Yeniden ve tertemiz başlangıç beklerken…

Sefa ŞENGÜL

5 yorum:

AGA dedi ki...

21 . yy. da insanlığın kaderini belirleyecek yegane atılımın ne olacağı hala tartışılıyor. Globalizme alternatif olarak, özellikler post-modernizm sonrası geliştirilmesi beklene herhangi bir düşünsel atılımın olmaması; fikri kısırlıklara olanak sağlıyor. Tüm bunlar olurken dine dünya genelinde ilgi ve verilen önem; geçtiğimiz yüzyılın aksine giderek arttığı gözlemlenmekte. Kıta Avrupasında Katoliklik revaçta, artık 3. Dünya ülkeleri sosyalist söylemlerden medet ummuyorlar. Kendini aktive eden; bir din olgusu ile karşı karşıyayız; haliyle ülkemiz ve bölgemiz dünyadan ayrı bir yerde olmadığı için bunlardan etkileniyoruz ( bazende etkileyen biz oluyoruz).

Pakistan özeline gelecek olursak; Pakistan kuruluş felsefesi itibari ile sıkıntılı bir ülke. islam olamdan Pakistan'ın hiç bir anlamı yoktur; çünkü Hindistan'daki Müslümanların kurduğu bir devlet; ama aynı zamanda vatandaşalrından modern bir ulus devlet tabii olmalarını beklemektedir. Halk- Seçkin sınıf arasında geniş makasların bulunduğu bir ülke olduğunu da unutmamak lazım. Ziya-ül Hak gibi yöneticiler zamanında bu makas zaman zaman aşılmış olsada; hala sıkıntılı bir ülke. Her 20- 25 yılda bir darbe geçiren bir ülke (hayret bize ne kadar da çok benziyor bu yanı ile).

Özetle yarına dair; insanlık namına ümitvar olunmalı. Konuya Sefa kardeşimiz kendi penceresinden yaklaşmış. İmece platformunda her türlü görüşe yer olduğunun bir göstergesi; kendisi yazıları ile renk katıyor saolsun. yazılarının -bil hassa yorumlarının- devamını ve sıklığının artmasını bekliyorum.

Gülsüm h. dedi ki...

öncelikle resim seçimi için tebrık edeyım çok estetık olmuş bana salvador dali yi hatırlattı bu saatler:)yazıya gelınce oldukça dolu dolu.Örneklerle ve karşılaştırmalarla konu daha zengin hale getırılmış.bazen yaşadıgımız zaman sıradanlaşıyor unutuyoruz yaşanan herseyı bu nedenle gerçekliğin butun açıklığıyla gösterılmesıne ihtiyaç duyuyoruz.kaleminize saglık..

M.Akif dedi ki...

Kardeş ülkemizdeki olayları anlatan bu güzel yazı için Sefaya teşekkürler. Pakistan İrana benzerse ne kadar iyi olur bunu kestiremiyorum ama islamın önündeki şuan ki tehlike noktası esnemekle kırılmak arasında ki fark gibi verilen ya da verilecek tavizler de belki esnenebilir ama tekrar eski haline dönülebilir ama bu tavizlerle bir kere kırılınırsa tekrar toparlanılamaz. Abdurrahmanda bir yazı yazacak sanıyorum Pakistan üzerine ozman daha sağlıklı bilgilere ulaşacağız. Sağolsun imecemizdeki arkadaşlarımız özellikle orta doğu hatta İslam dünyası hakkında bizleri oldukça bilgilendiriyorlar

Mehmet Deniz Karakışla dedi ki...

değerli Sefa Şengül'ün belirttiği gibi hiç kuşkusuz ki din faktörüde yeni oluşan dengeler açısından önemli bir noktada bulunsa da islam dünyasının yeni oluşan dünya dengeleri bakımından stratejik fakat temel belirleyici unsur olmadığını düşünüyrum.Bugün yeni oluşan dengeye baktığımızda bir uçta klasik diye nitelendirebileceğimiz Batı dünyası diğer uçunda ise Rusya ve Çin'in oluşturduğu Şanghay İşbirliği Örgütü'nü gösterebiliriz.Bu noktada hiç kuşkusuz ki hindistan'ın batı'ya ya da Şanghay İşbirliği Örgütü'nü seçecek olması bu mücadele içinde belirleyici bir etken olacaktır.Pakistan ise Asya Pasifik ve Avrasya bölgeleri arasında önemli bir konumda bulunması nedeniyle hiç kuşkusuz ki bu güçler için stratejik bir ülke konumuna gelmektedir.Ben Pakistan üzerinde oynanan oyunları Pakistan'ın stratejik konumundan kaynaklandığını düşünmekteyim.Ortadoğu'unun ise denge mücadelesinde bir atlama tahtası konumunda bulunmaktadır ki bunun sepepi de Avrasya'nın enerji kaynaklarının her geçen gün daha çok ön plana çıktığını ve jeopolitik açıdan ise Rusya, Çin, Hindistan ve Kazakistan gibi ülkelerin bulunması nedeniyle Ortadoğu'ya göre daha önemli bir noktaya gelindiği bilinmektedir.İran'ı Avrasya içerisinde değerlendiren stratejileri de düşündüğümüzde Ortadoğu'da bulunan İslam devletlerinin bu oyunda yer alabilmesinin tek koşulunun ise ekonomik,sosyal ve siyasi reformları yapma başarısını gösterip oynan ve oynanma ihtimali bulunan oyunlara karşı ulusalcı bir dış politika oluşturmasının sonderece gerekli olduğunu düşünmekteyim.

atakhan mikhael dedi ki...

sefa yazısınında güzel çıkarımlarda bulunmuş ancak yazının tamamına katılamıyorum. bu noktada deniz'in yazdıkları benim düşüncelerimi destekliyor. evet pakistan önemli bir ülke; ve dünya da olduğu gibi islam olgusu pakistan'da da kendine önemli bir yer aramakta ancak bu karışıklıklar sadece islam'ın "yükselişi" ile açıklanamaz. islam; pakistan'ın konumu, sahip olduğu silahlar ve ülkesine has yönetim şekli -aga'nın bahsettiği- ile karıştırıldığında bu olayları daha iyi anlayabiliriz. tek bir olgudan bakarsak yanlış olmasa da eksik çıkarımlar yapmamıza sebep olabilir. bu yüzden olaylara biraz daha geniş bakmamız gerekmekte. sefa'ya yazısı için teşekkür ederim çünkü bu bölgeler bizim için hala karanlık; ve bu tür yazılar sayesinde daha da aydınlanacağız...