Karadeniz'de Değişen Dengeler Ve Türkiye
En klasik deyimle devletler arası ilişkiler anlamına gelen uluslar arası ilişkilerin temelini ne oluşturur sorusunun cevabı hiç kuşkusuz ki temelinde aynıdır.Büyük güçlerin stratejik mücadelesi ve bu mücadelede oyun alanı içerisinde yer alan devletlerin kendi güvenlik tanımlamaları ve ekonomik, siyasi çıkarlarını koruma çabası.Hiç kuşkusuz ki ulus devlet kavramının ön plana çıktığı 18. yüzyılda bir bilim haline gelmeye başlayan ve 20. yüzyılda artık teorik temelleri daha belirgin haline gelen uluslar arası ilişkiler hiç kuşkusuz ki bu süreç içersinde gelişen olaylar karşısında bir takım değişiklerle karşı karşıya kalmıştır.Fakat her dönemin kendi içerisinde geliştirdiği sosyal, siyasi ve ekonomik değişimler dahi diplomasi biliminin büyük güçlerin stratejik mücadelesi temeline dayandırılması gerçeğini değiştirememiştir.Soğuk savaş dönemi de hiç kuşkusuz ki bu nokta temel alınarak incelenebilir. Farklı ekonomik siyasi ve sosyal temellere dayanan iki gücün mücadelesinde de hiç kuşkusuz ki dünyaya hâkim olma anlayışı yatmaktaydı. Bu iki güçten birisi olan SSCB’nin geliştirdiği stratejiler incelendiğinde bu imparatorluğun siyasi ve ekonomik alanlarındaki mücadelesinde Rus milliyetçiliğinin yatığının ve bu anlayışın diplomasi alanında da kendini SSCB imparatorluğunun çatısı altında Rusya’nın stratejilerinin yaygınlaştırılmaya çalışıldığı gerçeğiyle soğuk savaş mücadelesine yansıttığı artık günümüzde tartışılmaz bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Bu durum hiç kuşkusuz ki soğuk savaşın diğer önemli aktörü olan ABD için de geçerlidir ve bu durum aslında soğuk savaşın temelinde ideolojik savaştan daha önce iki gücün kendi yaşam sahalarını koruma ve genişletme mücadelesinin yattığını bize açık bir şekilde göstermektedir. Konuyu daha da açmak gerekirse neden sosyalist temelli olan SSCB’nin Stalin döneminde milyonlarca insanın öldürülmesi ya da SSCB’nin 1991 yılında varlığına son verilmesi sonucunda bu imparatorluğun kanatları altında varlıklarına devam eden( bu noktada bir nebze de olsa Ukrayna’yı tasnif ediyorum) devletlerin ekonomik olarak tümüyle Rusya’ya bağlı olması ve sanayi üretiminde de bilinçli olarak geliştirilmemiş olmaları hiç kuşkusuz ki insanlara gösterilen saf bir ideolojik anlayışın gerçekte bu imparatorluk içinde yer almadığının yalnızca bu modelin Rusya’nın jeopolitik mücadelesinde bir araç olarak kullanıldığının en açık göstergesidir.19. yüzyılda 1871 yılında Almanya’nın birliğini tamamlamasıyla nüfuzu ve çıkarları için bir bilim alanı haline getirdiği jeopolitik kavramı yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi soğuk savaş döneminde de devletler arası ilişkilerin temelini oluşturmaya devam etmektedir.1991 yılında Soğuk Savaş’ın sona ermesi bu gerçekliği değiştirmemiş ve 11 Eylül 2001 tarihinden itibaren ABD’nin küresel çıkarlarını devam ettirmesi için yeni yaşam sahalarına ihtiyaç duyması gerçeğiyle kendini göstermiştir. Bu gün bu oyunun temel mantığı devam etmektedir: ABD, Rusya ve özellikle son dönemde Çin’in stratejik mücadelesi ve bu oyunda ister istemez yer alan devletlerin kendi güvenlik tanımlamalarını devam ettirme çabası. Bu mücadele de yer alan önemli sahalardan birisi de hiç kuşkusuz ki günümüzde ülkemizin konuyla ilgili birçok uluslar arası ilişkiler uzmanının da dikkatini çekmiş durumdadır(Hasan Kanbolat-Bilkent ve Oktay Tanrısever-ODTÜ gibi) Peki bu küresel mücadele denkleminde Karadeniz neden önemli bir stratejik alandır? Hiç kuşkusuz ki bir iki kelimeyle geçiştirilemeyecek bu önemli alanın önemi yine ABD ve Rusya ekseninden bakılarak incelenebilir. Karadeniz her şeyden önce günümüzde artık en az petrol ve doğalgaz üretimi kadar önemli olan petrol ve doğalgaz taşımacılığı için kilit bölgeler arasında yer almaktadır.(Mavi Akım projesi de Karadeniz üzerinden yürütülmektedir.).Hiç kuşkusuz ki ABD’nin Karadeniz üzerinde yer alması Rusya’nın enerji yolları üzerindeki egemenliğine bir sınırlama getireceği gibi Karadeniz üzerindeki hâkimiyet Rusya’nın uzun bir süre siyasi, ekonomik, askeri ve sosyolojik açıdan egemenliği altında bulundurduğu Doğu Avrupa (Polonya ve Baltık ülkeleri gibi) devletleri ile ilişkileri üzerinde de kısıtlayıcı bir politika da izleyebilmesine de olanak sağlayacaktır. Karadeniz üzerindeki ABD egemenliğini sadece Rusya üzerindeki olumsuz etkileriyle sınırlamak bölgenin stratejik önemini de belli bir iki noktaya sıkıştırmak anlamına gelecektir. ABD’nin Rusya’yı çevrelemesi gibi hayati bir sonuç ortaya çıkarmasının yanı sıra Karadeniz üzerindeki ABD egemenliği hiç kuşkusuz ki ABD’nin askeri bakımdan da rahatlamasını sağlayacaktır. Çünkü ABD Karadeniz üzerinde çizdiği hat ile Afganistan ve Irak’ta bulunan askerlerine daha rahat bir şekilde lojistik yardım ulaştırabilecektir ki bu durum hiç kuşkusuz ki aynı zamanda İran üzerinde bir baskı politikasını da beraberinde getirecektir. Karadeniz üzerindeki hâkimiyet Hazar Denizi’ndeki jeopolitik mücadelede de ABD’nin önemli bir adım atmasına da neden olacaktır. Sadece zengin maden ve havyar kaynaklarına sahip olmasıyla değil aynı zamanda Avrasya’nın kalbi olan Orta Asya’ya açılan bir kapı konumunda olan Hazar üzerinde kurulacak ABD hegemonyası aynı zamanda Rusya ve Çin’in dünya egemenliği üzerine kurulu stratejilerine de önemli bir darbe vuracaktır. ABD’nin olası Karadeniz egemenliği sadece Rusya ve İran gibi bölge devletlerinin bu önemli deniz üzerindeki hâkimiyetini ve dolayısıyla Hazar ve Orta Asya politikalarını değil ülkemizin de güvenlik ve stratejik hesaplarını etkileyecek sonuçlar doğuracaktır. Temel olarak Montrö boğazlar sözleşmesini( bu sözleşme Türkiye’nin iki ahdi hukukundan bir tanesidir) tanımayan bir devlet ile bu denizi paylaşmak durumunda kalmak ülkemizin boğazlar üzerinde hukuksal haklarının tehlikeye girmesi gibi bir sonuçla karşı karşıya gelmesine neden olabilecektir. Aynı zamanda Lozan Barış Antlaşması’nı resmi olarak tanımayan ABD’nin böyle bir egemenlik sonrasında Büyük Ermenistan planlarını ve Yunan tezlerini(Pontus rum devleti gibi) kendi stratejik hesapları doğrultusunda Türkiye’yi en azından köşeye sıkıştırmak için kullanabileceği de bir çok uluslar arası ilişkiler uzmanı tarafından hesaba katılmaktadır. Bununla birlikte böyle bir bölgesel egemenlik değişimi ülkemizin askeri bakımdan da sınırlandırılmasına neden olabilecektir. Geçtiğimiz yıl Türkiye ve Rusya’nın çabaları sonucunda ABD’nin Karadeniz’e yerleşmesinin engellenmesi böyle bir hâkimiyetin bölge devletleri tarafından olumsuz bir şekilde karşılanacağının en somut örneği durumundadır. Hiç kuşkusuz ki böyle bir oyunun diğer önemli bir oyuncusu olan Romanya’dır. ABD’nin olası egemenliğini en çok destekleyen devletlerden birisi olan Romanya bu strateji mücadelesinde kendi jeopolitik önemini sadece bölge ölçeğinde değil Dünya ölçeğinde de arttırma hesapları yapmaktadır. Geçtiğimiz yıl Haziran ayında konuyla ilgili kapsamlı bir toplantı öne çıkması düzenleyen Romanya’nın öne çıkması bölgede pivot ülke olarak tanımlanan ülkemizin de stratejik değerinin en azından kısıtlanmasına neden olacaktır. Hiç kuşkusuz ki ABD ya da Rusya kadar önemli bir oyuncu olmayan Romanya’nın sadece bu psikoloji içinde değerlendirilmesi de ülkemizin kendi çıkarlarına büyük darbe vurmasına neden olabilecektir.
Mehmet Deniz Karakışla

6 yorum:
deniz gene bizleri güzel bir konu olan uluslararası ilişkiler konusunda aydınlatmış. soğuk savaş şokunu ülkemiz en azından dış ilişkilerimiz hala üzerinden atabilmiş değil. kendimizi mutlak bir müttefik arayışında buluyoruz. soğuk savaş döneminde olduğu gibi iki kutuplu dünyada yaşamıyoruz. bundan dolayı yapacağımız her hareket kendi çıkarlarımız için olmalıdır. eskiden; artık kadük bir kurum olmuş nato ve abd'nin çıkarlarını da göz önüne alırken bugün müttefiklerin olmadığı dünya'da kendi dış politikamızı bağımlı olmadan yapabilmeliyiz. bu herkese karşı olalım mantığından çok; olaylar karşısında kendi çıkarlarımızı en üst düzeyde savunmamızdır. yeni yazılarını merakla bekliyorum deniz. ancak yazılarının sonunu güzel bir sonuçla bağlarsan çok daha güzel olacaktır.
Stratejik konum almak; daha önceden üzerinde düşünülmüş, inceden inceye hesaplanmış, makro düzeyde ne gibi sonuçların elde edilebileceğinin öngörülebildiği manevralardır, diyebilir miyiz? Sanırım, evet.
Ortadoğu'nun kızıla çalan ve kan kokusu buram buram tükürülmüş gökyüzünden sonra, ABD'nin öncelikle Doğu Avrupa ve sonrasında Karadeniz üzerinden Rusya ile karşılaşma hesaplarını ilerleyen süreçte göreceğiz. Deniz bunu çok da güzel anlatmış.
Rusya'nın Türk Cumhuriyetleriyle olan yakınlığı ve bunun bir sonucu olarak Nabucco projesinden Türkiye'nin -tabir-i fevkalade ile- 'bay-pass' edilmesi ve ABD'nin bilegeldiğimiz politikaları karşılaştırıldığında; Deniz'in de dediği gibi, yeni bir soğuk -belki de dumanı üzerinde, sıcak- savaş ortamına gidildiğini hafızamızın bir köşesine yazalım.
Deniz'in yazısına şunu da ekleyebilir miyim acaba, hazır birkaç şey söylemişken: Nabucco projesinde kenara itilmemiz, ABD ile 'müttefikliğimize' yapılan bir gönderme olabilir mi? E olur, olur; ne denebilir ki!?..
kısaca, nabucco projesi; kazakistan ve türkmenistan gazının hazar denizinin altından geçirilerek, Türkiye yolu ile AB ülkelerine ulaştırılmasıdır. Fakat Rusya, proje hayata geçmeden Türkmenistan ve Kazakistan ile bir antlaşma imzalayarak, mevcut yolu kendi topraklarından geçirmek istemesiyle, Türkiye oyun dışı bırakılmak istenmiştir diyebiliriz...
konuyu kapsamlı işlemek güzel olur sanırım. zira, proje; orta asya ve orta doğu ile AB/ ABD/ Rusya/ Türkiye gibi geniş bir coğrafya üzerinde çetrefil siyasetin ve yüklü ekonomik planların gırla yükseleceği kadar önemli...
yusuf'um nobucco projesine değinmişsin de biz biraz "fransız" kaldık. biriniz açıklasın...
Karadeniz üzerine güzel bir yazı olmuş. Özellikle Romanya'nın yeni açılımlarının açıklanması aydınlatıcı olmuş. Karadeniz Rusyanın sıcak denizlere ulaşma sevdası ve birçok ülkenin dünyaya açılan kapısı olması sebebiyle önemini yitirmeyecek tabi bir de buna enerji koridorunda bulunması ve doğal kaynaklara sahip olduğu iddası eklenebilir.
Yazının sonunda Türkiye'nin bu durumda yapması gerekenler ya da çıkarılması gereken sonuçlar eklenebilir...eline sağlık
yazı için teşekkürler.. genel olarak bilgilendirici olmuş. Fakat ideolojiler ve gerisindeki düşünce yapılarından ziyade salt olaylar ve güç çekişmeleri üzeirnde durulmuş olması yeterli değil kanaatimce. Özellikle ikili dünya düzeninde insana sunulan algısallık ve bu bağlamda karadenize kıyısı olan ülkelerdeki yansımaları ayrı ayrı tahlile muhtaç konular.
Ayrıca makale genelinde ABD-Rusya-İran ekseni bir düşünce hakim; AB denklemleirn dışına itilmiş gibi sanki. Oysaki Karadeniz ABD'den daha çok AB için hayati bir öneme sahiptir.
Karadeniz deki Hidrojen kaynaklarının da ikincil bir enerji kaynağı olduğu ve gelecek yıllarda kullanılabileceğini de aklımızın bir kenarında da tutmalı.
Dikkatlerimizi bir kez daha Karadeniz'e çektiği ve düşünmeye sevk etmekle kalmayıp; siyasi -ekonomik stratejiler bağlamında konuyu elealdığı için Deniz arkadaşımıza teşekkürler.
Yorum Gönder