05 Kasım 2007 Pazartesi

Mistik topraklarda siyaset; Ortadoğu Tarihi III


Mısır; Ortadoğu ülkeleri arasında her zaman farklı bir konumda olmuştur. Kadim zamanlarda bile onu yönetmeye gelenleri etkilemiş ve her zaman bu yönetimlere kendinden oldukça özgün şeyler katmıştır. Bunu istilaya nadiren uğrayan kadim mısır devletine bağlayabiliriz. Firavunlar ve halk bölgeye çok güzel uyum sağlamışlardır. Bu da onların köklü ve özgün bir kültür ve anlayış oluşturabilmelerine büyük katkı sağlamıştır. Ya da bütün bu özgünlüğü Coelho gibi Mısır’ın sahip olduğu mistik havaya bağlayabilirsiniz.

Mısır; ilkyazımızda bıraktığımızda, birinci dünya savaşının getirdiği olağanüstü durumlardan dolayı, etkisinde olduğu İngiltere’nin himayesine girmişti. Bu dönemi daha iyi anlamanız için aklınızda bir üçgen çizin. Üçgenin bir köşesinde Mehmed Ali’nin soyundan gelenleri koyun; bir köşesinde İngiltere’yi koyun; en köşeye ise Wafd’ı koyun. Üçgenin iki köşesi gördüğünüz gibi Mısırlı olmayanlara ait. Wafd ise bu konuda farklı. 1918 yılında Said Zaghlul tarafından kurulan Wafd Mısır milliyetçiliğini savunmaktaydı. Ancak bu oluşum İngilizler ve Mehmed Ali hanedanı tarafından pek hoş karşılanmadı. Hatta bazı üyeler İngilizler tarafından tutuklandı. 1919 yılında Wafd üyeleri milliyetçi bir isyan başlattılar sebepleri ise bu tutuklama olayı idi. Wafd oluşumuna karşı İngilizler Mehmed Ali hanedanını desteklediler.

1922 yılında İngilizler; Mısır’a bağımsızlıklarını verdiler. Hidiv Fuad ise kral olarak yönetime devam etti. 1923 yılında Mısır anayasal rejime geçti. Bu tabii Mısır şartları içinde büyük problemlere sebep oldu. Wafd oluşumu parti olarak siyasete girdi. Hem de en güçlü parti olarak. Bu süreçte bu üç kavram birbirlerine düşman olarak ince bir denge politikası izlediler. Ama İngilizler ve Kral Fuad çoğu zaman birbirlerine daha yakın bir siyaset izlediler. Zaghlul 1928 yılında ölünce yerine Mustafa El-Nakkaş, Wafd’ın başına geçti. Taha Hüseyin dönemi içinde farklı bir yaklaşım getirdi. Bölgesel bir Arap milliyetçiliğini başlatan Hüseyin; milliyetçiliğini kadim firavun ve hellenistik döneme bağlamaktadır. Kültürünü ise Nil nehri kıyı şeridine bağlamıştır.

Bugüne değin söyleye geldiğimiz üzere bu modern milliyetçilik dönemi diğer birçok ulus devlet modellemesinden farklı değildir. Bunu Mısır özelinden ziyade genel geçer 20.yy.da özellikle batı dışı topraklarda oluşturulmaya çalışılan –ve yapay olan- ulusal kültür inşa etme çabası içinde algılamalıyız. Tıpkı Türklerin, Orhun Abidelerini Keşfi ve Turancılık; İranlıların Persapolis’i keşfi, vb. diğer 20.yy. ‘da kurulmuş olan bütün ulus tabanlı modern devletlerde aynı bakış açısı vardır. Bu bakış açısını irdelemek bizi makalemizin ana konusunun dışına atacaktır. Fakat burada sözü geçen modern-ulusal devlet modellemesinin Mısır’a has olmadığını zihnimizin bir kenarında tutmakta yarar görmekteyiz. Ayrıca bu oluşturulan milliyetçiliğin her zaman için dine karşın veya dinin yerine kendini konumlandırma çabası içinde olduğu da ayrı bir ironi konusudur.

Bu görüşün yanı sıra o dönemde dünyaya sürekli yayılan bir anlayış olan pan- anlayışı yani bütüncülük anlayışı, Mısır’ı da etkilemiş ve pan-arabism düşüncesi Mısır’ı da etkiledi. Fakat yakın tarih bize gösterecektir ki, Nil vadisi –derin tarihindeki Arap olmama fakat Araplaşma paradoksuna rağmen – Arap milliyetçiliğinin yeşerdiği alan olacaktır.

Bunun yanı sıra Mısır dışında Ortadoğu’yu da etkileyen bir kurum olan , İslami referansları devlet erkine karşı kullanan- bu tecrübe diğer İslam coğrafyalarında görünmek ile birlikte kullandığı dil ve söylem olarak halk katmanlarından uzak olması bakımından ilk Modernist tecrübedir- , fakat Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) 1928 yılında Hasan El-Banna tarafından kuruldu. Hem krala hem de İngilizlere karşı bir duruşları vardı. Kuruluşunun ilk yıllarında oluşum siyasi olmaktan çok toplumcu bir yapıya sahipti. Yani politikadan çok toplum yararına çalıştılar. Hastaneler, okullar gibi toplum yararına işler yaptılar. Kalkınma fonları topladılar. Bu fonları bu fakir insanlar için topladılar. İngiliz kontrolünü istemeyen Müslüman Kardeşler, başka yabancı etkilere de sıcak bakmıyorlardı. Ancak bu apolitik durum yavaş yavaş durumunu değiştirdi. Müslüman Kardeşlerin altında kurulan yer altı grup İngilizlere karşı silahlı saldırılarda bulundular ve Mısır başbakanı Hasan El-Nakraşhi’ye suikast gerçekleştirdiler. Bunun üzerine Mısır hükümeti misilleme olarak Hasan El-Banna’yı öldürdü. Böylelikle Müslüman Kardeşler bir yer altı grubuna dönüştürülmek suretiyle marjinalleştirildi. Bir kısım üyesi Suudi Arabistan gibi çeşitli ülkelere göç etti ve burada çalışmalarına devam ettiler.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Ortadoğu’da her ülkede olduğu gibi Mısır’da da İngilizlere karşı Nazi destekli gruplar oluşmaya başladı. Mısır’da ki destekçisi Ali Mahir idi. Bu dönemde hanedanın başında Kral Faruk vardı. El-Nakkaş ise İngiliz destekçisi bir oluşumun içindeydi. Savaş sonunda faşist gruplar diğer ülkelerde olduğu gibi etkisiz hale geldiler. İngilizler ise savaştan galip gelmelerine rağmen güçlerini gözle görülür bir şekilde kaybettiler. Deniz aşırı sömürgelerini direkt yönetmek yerine dış politika da etkileme siyasetine girdiler. Bunun sonuçları yaklaşık on sene sonra gözükmeye başladı. Ancak bu süre içinde yaşanan bir olay gerilmekte olan Anglo-Mısır ilişkilerini (özellikle Mısır halkı açısından) son noktayı koydu. 1952 yılında çıkan bir olaydan sonra İngiliz kuvvetleri elli Mısır kökenli polis memurunu öldürdü. Tabii bu olay halk arasında büyük bir tepkiye sebep oldu. Bu olaylar ve hanedanın İngiltere yakınlığı ’52 senesinde darbeye giden ortamı hazırladı.

’53 yılında hem emperyalist hem de feodal yapıya karşı cumhuriyet kuruldu. Cumhuriyetin genel amaçlarında toplumsal kalkınmanın yanı sıra güçlü bir dış politika yer almaktaydı. Cumhuriyetin kurucu lideri Mahmud Naguibi iken Mısır yakın tarihine büyük bir damga vuran Cemal Abdülnasır ise içişleri bakanlığını yürütmekteydi. Ancak Naguibi’nin başkanlığı çok sürmedi. Askeri gücü de arkasına alan Abdülnasır devletin başına geçti ve cumhuriyet yapısı diktatörlüğe kaydı. Devrimci Komuta Konsülünü kurarak kendine bağlı bir devlet yapısı oluşturdu. Bunun yanı sıra Müslüman Kardeşleri yasakladı böylelikle MK tamamen yeraltı grubu oldu.

Tarım reformları ile ekonomik ve sosyal düzeyi düzeltmeye çalıştı. Nasır dönemi politikasını Arap Milliyetçiliği-Sosyalizmi olarak açıklayabiliriz. Ülke içinde sosyalist bir ekonomi gözetilirken dış politikada ise Arap milliyetçiliği rotayı belirledi. Ama bu politikayı Nazi anlayışı ile karıştırmamak lazım (bence dine karşı kendini konumlandırması bakımından Nazilerden daha da baskın bir milliyetçilik). Bu milliyetçilik arî bir ırk yaratma çabası değildi. Zaman zaman Arap çıkarlarından vazgeçildiği de olmuştur. Aynı yılda İngiliz Mısır antlaşmasında Sudan bağımsızlığına kavuştu. ’54 yılında ise Süveyş kanalı Mısır hükümetinin yönetimine geçti.
Abdülnasır’ın dış politikası soğuk savaş döneminde iyi bir denge politikası izlemiştir. Amerika’ya ya da Rusya’ya karşı izlediği politika tarafsız olmasa da kendi ülkesinin çıkarlarını gözeterek bir politika izlemiştir. Örneğin İngiltere, Fransa ve İsrail; Abdülnasır’ın Ortadoğu’da ki liderlik politikasından rahatsız olmaktaydı. Bu yüzden bu üç ülke kendi aralarında Abdülnasır yönetimine karşı gizli antlaşma yapmışlardır. Ancak hem Rusya hem de Amerika bu üç ülkenin politikalarından rahatsız olmuşlar ve dolaylı da olsa Mısır yönetimini desteklemişlerdir. Her ne kadar Mısır hükümeti Çek Cumhuriyetinden alınan silahlarla ve Asvan Baraj projesinde Rusya’dan gelen desteklerle; Sovyet yanlısı gözükse de Amerika ile olan ilişkilerini her zaman sıcak tutmuştur.

Abdulnasır, din-devlet ilişkisini devlet erki baskın bir şekilde konumlamaya çalışmıştır. Bu özelliği ile kraliyet döneminden farksızdır. Fakat farkı, İslam ile bağdaştırmaya çalıştırdığı sosyalizm ideolojisidir. Ayrıca dinsel meşruluğunu garanti altına almak için yüzyılların birikimini taşıyan El-Ezher Üniversitesini –ki bu üniversiteyi tahlil etmek burada bizi konu dışına çıkaracaktır- kullanmaktan çekinmeyecektir. Ulema adayı olan talebeler ilk defa resmigeçitte askerler ile beraber uyguna adım yürütülecektir. Ayrıca devlet erkine karşın ve ondan bağımsız olan her türlü yorum en acımasız şekilde bastırılacaktır. Fi-Zilal-i Kur’an tefsiri ile Ortadoğu da ve birçok Müslüman ülkede hayli sempatik karşılanan Seyit Kutup (Kendisi bir din âlimi olmamsına rağmen bir tefsir yazmıştır) Nasır tarafından idam edilecektir.

Abdülnasır Ortadoğu’da ise her zaman bölge liderliği konusunda iddialı olmuştur. Gerek Filistin sorununda gerek diğer konularda öncü olmaya çalışmıştır. Bölgede pek rastlanmayan istikrar ortamını ülkesinde az da olsa sağlaması ve kişisel karizması bölgede birçok kimseyi kendisine bağlamıştır. Arap sosyalizmi ideali ile bölgede etkin ve birleşik bir Arap devleti hayaline sahipti Abdülnasır. Bunun somut örneği Birleşik Arap Cumhuriyetidir (BAR). ’58 yılında Suriye lideri El-Hafız ile Abdülnasır bu ideali gerçekleştirmeye çalıştılar. Bu girişim bölgede farklı, farklı olduğu kadar da iddialı ve önemli bir girişimdi. Ve tabii bölgede ki güç dengelerini de sarsmıştı. Ancak bu birlik uzun soluklu olamadı. ’61 yılında orduda çıkan bir isyan sebebiyle birlik parçalandı.

Bu “başarısızlığı” unutturmak isteyen ve Filistin bölgesinde etkinliğini artırmak isteyen Nasır, diğer Arap ülkelerini de etkileyerek ’67 yılında İsrail’e savaş açtı. Savaşın sonunda Arap ülkeleri büyük bir hezimete uğradılar. Mısır, Sina ve Gaza’yı; Suriye, Golan Tepelerini; Ürdün, Batı Kudüs’ü kaybetti. Bu İsrail için çok hızlı bir büyümeydi. Sorunlar azalacağına ciddi bir şekilde arttı. Nasır büyük bir yenilgi aldı. Bölgedeki etkinliği azaldı ancak bunun etkilerini görecek kadar yaşamadı.

’67 savaşının sonrası Mısır için değişim zamanıydı. Mısır tarihinde bu döneme “İntifah” denilir. Yani açılmak. Nasır sonrası başa gelen Enver Sedat sosyalist ekonomiden açık ekonomiye geçişi başlattı. Dış politikada ki Arap önceliğinin azaldığını görüyoruz. Daha batıya dönük dış politikalar izlenmeye başlandı. Ayrıca Nasır döneminde başta İhvan-ı Müslimin olmak üzere bir çok İslamcı gruba yapılan baskı görece hafifletilmiştir. Bir yerde yenilginin öz eleştirisini yapan yönetim İslamcı eleştirileri, İslamcı fikir adamlarını hapisten çıkartmak, toplum hayatında dinsel formlara öncelik tanımak vb. şeylerle dengelemek istemektedir.

’73 yılında yapılan Ekim savaşında Mısır Sina topraklarını tekrar ele geçirdi. Bunun yanı sıra OPEC olarak da bilinen petrol üreten ülkeler yani Arap ülkeleri Batı ülkelerine petrol ihraç etmeyi ret ederek Batı ülkelerinde sıkıntıya yol açtılar. Arap ülkelerin nadiren gerçekleştirdikleri bu tarzda ki hareket Batı ülkelerini etkilediyse de sürekli olmadığı için sorunların çözümünde önemli bir etken olamadı.

Sedat’ın açık dış politikasını 1978 yılında ki Camp David’de görebilmekteyiz. Yapılan görüşmelerden sonra Mısır önemli bir karar alarak İsrail’i tanıdı. Tabii bu tanıma; Mısır’a hibe ve Dünya Bankasından kredi, Enver Sedat’a ise bir suikast olarak geri döndü. Aynı zaman da Mısır İslam dünyasından dışlanacak, bu atılan adım tutmayan milliyetçilik aşısının ve baskıların ardında gelişen İslamcı söylemlerin atılım yapmasına zemin hazırlayacaktır.

Hüsnü Mübarek (20 yılı aşkın ülkeyi sıkı yönetim ile yönetmektedir) ise ’81 yılında seçilerek Mısır’ın başına geçmiştir. Mübarek dönemi Mısır için pek parlak geçmemektedir. Ekonomik gelişim durmuş, rüşvet gibi sosyal ahlaksızlar artmıştır. Bunun yanı sıra ülke gittikçe bağımlı hale gelmektedir ve Nasır döneminde sahip olduğu bölge liderliği konumunda uzaklaşmaktadır.
Mısır toprakları dünya tarihi içinde en eskiler arasında yer almaktadır. Üzerinde kurulan medeniyetler ve devletler her zaman için bölge ve dünya tarihinde önemli noktalarda olmuştur. Özellikle son yirmi yıl içinde Mısır sahip olduğu potansiyeli kullanmamakta. Dış politikada ve ekonomide bağımlılığı artan Mısır’ın bölgede de etkinliği azalmakta. Sadece beşeri bir potansiyel olmakla birlikte, kurduğu uluslar arası ilişkiler açısından nesnel olmaktadır. İleriki zamanlarda - olası -güçlenen bir Mısır bölgede ki birçok dengeyi değiştirecektir.

Atakhan Galip - Abdurrahman Aga İstanbul-Ankara
( 26 eylül-10 ekim tarihleri arasında yazı tamamlanmıştır)

5 yorum:

AGA dedi ki...

Yusuf kardeşime Galip'in gösterdiği eleştirinin (dış politik bağlamda) haricinde ayrıca , Nasır'ın yeniden temellerini attığı milliyetçiliğin din ile nasıl bir iletişim içine girdiğini inceler isek dahi, bu milliyetçiliğin 3. dünyada kendi şahsına has bir parametre olmadığı; dini kendi istedği düzlemde şekillendiren (el-ezher öğrencilerine üniforma ile resmi geçitlerde uygun adım yürüten ); yeri geldimi de dinsel referanslı eleştirel söylemleri en şiddetli şekilde cezalandıran (seyyit kutub un idamı) bir milliyetçilik algısından söz ediyoruz.

İç parametrelerinden ve ülke gerçeklerinden uzak ve halkı ile uzlaşmayan bir cunta milliyetçiliğinin ötesine gidemeyen bir ideolojiden bahsetmekteyiz.

Nasır'ın radyolardan yaptığı konuşmalar ile hop oturup hop kalkan arap gençleri ise, yapay monarşilerin (Emirlikler, Suudi Arabistan, Ürdün vb.) rüyalarına giren birer karabasan olmanın ötesine geçememiştir.

(her türlü yorum ve eleştiri için herkese teşekkürler. Yapıcı tartışmalarımızın devamını dilerim.)

Yusuf Gürer dedi ki...

Değerli ve pek muhterem arkadaşlarımız Galip ve Abdurrahman, titiz araştırma ve gayretkeş çalışmalarıyla "Ortadoğu Serisi"ne devam ediyorlar.
Ben, Deniz'in yorumundaki konjonktüre katıldığımı belirtirken; arkadaşlarımızın bizlere ulaştırdıkları Mısır'ın tarihsel gelişimine vurguda bulunacağım...

Mısır, 20. yüzyılın başlarında, Osmanlı'nın kontrolünden çıkıp işgalci ve özünde emperyalist güçlerin egemenliğine girmesinden sonra, bağımsızlığına kavuşabilmek için -her ne kadar farklı düzlemlerde farklı kaynaklarla dillendirilse de- haklı bir milliyetçilik göstermiştir.
23'te kral ve parlementonun birlikteliğinde yönetilmesine izin verilen Mısır'a; 36'da VAFD partisinin yaptığı İngiliz-Mısır 'antlaşmasıyla' bu kez 'sözde bağımsızlık' tanınıyordu.
Bu durum, liberal ve dış kaynaklı müdahalelerle -İngiltere'yle- içiçe yürütülen siyasetler; 1952 devrimiyle yön değiştirmiştir.

Ve Nasır,ülkesinde dış politikada -arkadaşlarımızın da belirttiği gibi- ,20.yy'ın işgalci ve emperyalist güçlerine karşı, 'milliyetçi'; ve içeride özellikle ekonomi temelinde sosyalist bir felsefeyle Mısır'ın içte ve dışta bağımsızlığını perçinlemek için çalışmıştır.
Ayrıca Nasır'ın içinde bulunduğu; Mazlum Milletler'in, ilk elde bağımsızlık, beraberinde ekonomik ve kültürel sömürülerle 'sistemin' parçası edilmelerine yönelik yürüttükleri karşı duruşun; yazıda geçiştirildiğini düşünüyorum. Bu temelde, 1955'te Bandung'da toplanan 'Bağlantısız hareket' içinde yer alan bir Mısır.. Nasır'ın devrimini şekillendirdiği 6 ilke.. (ki antikapitalist ve antiemperyalisttir); bu dönemin dikta egemenliğinde geçtiğini söylemekle tezat oluşturacaktır...

Tabii sonrasındaki çetrefilli süreç, dünyada çıkar dengelerinin evrimleşmesi ölçüsünde gelişmiş ve bu çerçeve içinde (kanlı ve işbirlikçi, belki piyasacı ve fazlasıyla liberal bir evrimleşme..) Mısır da Arap dünyasında gözden düşürülmüştür.

Ortadoğu serisinin devamından şüphem yok. Yorumlarımıza göstereceğiniz hoşgörü için teşekkür ederim. Kaleminize, sağlık ve bol çalışmalar...

mehmet deniz karakışla dedi ki...

Değerli Atakhan Galip ve Abdurrahman Aga tekrar bilimsel bir bakış açısıyla ve kronoltojik bir şekilde dünyanın incelenmesi en zor bölgelerinden birisi olan Ortadoğu'nun önemli ülkeleri arasında yer alan Mısır'ı mercek altına almışlar.Mısır gerçekten yazıda da belirtildiği gibi bölgede her ne kadar son dönemde jeopolitik bakımdan kısıtlansa da bölgede tabii ki daima belli bir ağırlığı olmaya devam edecektir.Peki neden Mısır'ın bölge denklemi içerisinde jeopolitik öneminde kayma olmuştur?Hiç kuşkusuz ki 2003'de başlayan Körfez savaşıyla birlikte İran'ın bölge içersinde elini güçlendirme fırsatını yakalaması ve İran'ın Ortadoğu'unun tipik kimliği olarak ta nitelendirilebilecek Sunnilik ve Araplık kimliğini değiştirmeye yönelik olarak Şii hilali kavramını
bölge genelinde uygulamaya koyma fırsatını elde etmesi hiç kuşkusuz ki genel olarak sunni ve arap kimliği çerçevesinde olan Mısır'ın da Suudi Arabistan ile birlikte bölge liderliğinin(ne kadar va nasıl liderlik tabiiki tartışlır)sallantıya girmesine yol açmıştır.Bununla birlikte bölgenin temel sorunlarından birisi olan demokratikleşme sorunuun bugünkü Mısır yönetiminde de görülmesi hiç kuşkusuz ki bu ülkenin gelişimini engelleyen temel sorunlardan birisi olarak değerlendirilebir.(En son seçimlerde ülke genelini etkileyecek çapta olmasa da gerçekleştirilen radikal dinci saldırının bahane edilerek muhalefetin önemli ölçüde kısıtlanması bu duruma tipik bir örnek gösterilebilir.)Hiç kuşkusuz ki 1991 sonrası jeopolitik çalışmaların(bu çalışmalardan kastedilen akademik çalışmalardır) temelinde bilginin ikitemel bileşenden(diğeri güç kavramıdır)birisini oluşturması artık uluslararası ilişkiler içersinde hangi bölge incelenirse incelensin bilimselliği ve bölgeleri ülke seviyesinde araştırmayı(mikro seviye) öne çıkarmıştır.Değerli Atakhan Galip ve Abdurrahman Aga'nın bu kural içerisinde Ortadoğu'yu inceleyerek bizim bu bölge hakkında bilimsel bilgi sahibi olmamızı sağladıklarından dolayı bloğa önenmli bir katkıda bulunduklarını düşünüyorum.

atakhan mikhael dedi ki...

yorumlar için teşekkür ederim. hem kendi adıma hem de abdurrahman adına. yazıya gelen eleştiriler bence yorumla gelen bilgilerden daha çok faydalı olacaktır. bu yüzden gelen eleştirilere hoşgörülü olmalıyız. herkes olmalı. çünkü en sert ve yazıya en çok karşı çıkan eleştiri- tabii destekleri ile beraber- yazıyı en iyi anlayan kişiden gelir. bu yüzden sert eleştirileri bekliyoruz. bunun yanı sıra tarih olaylarına özellikle yakın tarihe pozivitist düşüncenin bir kolu olan "romantik tarih" anlayışı ile yaklaşılmasına karşıyım.çünkü bu bize tarih olaylarını yanlış anlamamıza sebep olacaktır.
bu noktada yusuf'un yorumunu eleştiriyorum. nasır iç politikada sosyalist bir ekonomik sistem uygulasa da dış politikada kendisini anti-kapitalist yada anti-emperyalist olarak görmek yanlıştır. incelendiği zaman nasır'ın dış politikasının denge politikası üzerine kurulduğu görülmektedir. bu durumda ben farklı bir ortamda nasır'ın sovyetlere olan ilişkisini amerika'ya da gösterebileceğini savunabilirim.
tarih yazımı zor ve sıkıntılı bir konudur. tarih "bilimi" içinde en sıkıntılı konu tarihin tarihidir. yani tarih yazımıdır. tarih yazılarının ve bunlara yapılacak yorumların bu durum gözönüne alınarak yapılmasının hepimiz için daha iyi olacağını düşünüyorum.

M.Akif dedi ki...

Arkadaşlarımız çok güzel hazırlamış ellerine sağlık Mısır tarihi hakkındaki yazı için. Bende biraz Mısır’ın günlük sosyal hayatını anlatmak istiyorum. Mısır halkı tesettür konusunda bizim gibi sokakta açık ve kapalıyı görmek mümkün. Caddelerde hemen hemen bizim kadar şahin kartal dolaşan, halkının büyük bir kısmının mezarlıkta (mezarlıkta yapılan gecekondular) yaşayan bir ülke. Mısır’a yukarıdan baktığınızda Nil’in hakikaten ona hayat verdiğini görürsünüz. Kahire’de Nil üzerinde romantik bir şehir turu yaparken vapurlar giderken motorlarını çalıştırır dönüşte ise Nil zaten onları götürecektir. Bu arada Nil’in kenarındaki lüks oteller arkalarındaki gecekonduları gizleyemediği gerçeği insana gelir dağılımı hakkında da bir bilgi verir. Kahire şehri ki İstanbul’dan kalabalıktır ve en az onun kadar düzensizdir kara yoluyla yaklaşırken 20 km’den sonra 19km,18km,17km diye saymaya başlar tabelalar herhalde bu da Kahire’nin önemini gösterir. Mısır’ın içinde İsrail’le ortak kullandığı turizm bölgeleri vardır. İsmini bombalı saldırılardan sıklıkla duyduğumuz Sharm el-sheyh bunardan biridir. Bu bölgeler sadece turist ağırlamak için yapılmış Mısır’la pekte alakası olmayan yerlerdir(insanlar ve tesisler bakımından). Yine Mısır’da bulunan Tur-i Sina Hz. Musa’nın Allah ile konuştuğu ve kıssadan bildiğimiz üzere Hz. Musa’nın Allah’ı görmek istemesi üzerine paramparça olan dağların bulunduğu yerdir. Yine de Mısır gidildiğinde yabancılık çekilmeyecek “arkadaş, yavaş, hasan şaş” bağırtıları dinlenerek gezilecek yerdir. (bu gözlemler 5 sene önceye dayanır)